DEVEKUŞU TERBİYECİSİ

Filtrelenmiş Gerçeklik

Gerçeği, olduğu gibi gördüğümüzden ne kadar eminiz?
Gün içinde maruz kaldığımız onca bilgi, görüntü ve yorum arasında hangisinin gerçekten “önemli” olduğuna kim karar veriyor? Çoğu zaman bu seçimleri bilinçli olarak yaptığımızı düşünürüz; oysa neyi görüp neye kayıtsız kalacağımıza, neyi yüceltip neyi önemsizleştireceğimize, çoğu zaman kendi irademizden çok içinde yaşadığımız toplumun kuralları belirliyor.

Filtrelenmiş gerçeklik tam da burada başlar: Gerçeğin bütünüyle yok edilmesiyle değil; parça parça süzülmesiyle, yumuşatılmasıyla, taşınabilir hale getirilmesiyle. Bu süreç tesadüfi değildir. Hakikat, gerçeğin kendisinden çok nasıl hissedildiğinin önem kazandığı bir zeminde, bireyin duygusal sınırlarını aşmayacak ve zihinsel konforunu bozmayacak biçimlere bilinçli olarak sokulur. Böylece gerçek ortadan kaldırılmaz; ama etkisizleştirilir

Filtrelenmiş gerçeklik yalnızca gerçeğin sunuluş biçimiyle sınırlı kalmaz; zamanla gerçeğe bakma biçimimizi de belirler. Seçilerek dolaşıma sokulan, tekrar yoluyla normalleştirilen ve keskinliği azaltılan bilgi, zihinde bir tutuma dönüşür. Ve tam da burada mesele algıdan çıkıp tercihe evrilir.

Seçilmiş Körlüğün Eşiğinde

Gerçeği Taşıyamayan Zihin’de insanın gerçeği kaldıramadığı anların acısını konuşmuştuk. Orada zihin kendini koruyor, ruh nefes almaya çalışıyordu. Bu yazı ise daha rahatsız edici bir yerden başlıyor: Gerçeği taşıyamamak değil; gerçeği taşımayı reddetmek.

Burada sözünü ettiğimiz şey kırılganlık değil. İnsanı acıdan koruyan bir refleks de değil. Daha çok, hakikatin ne talep edeceğini sezdiğimiz anda, konforu seçerek geri çekilme hali. Zihnin savunmaya geçmesi değil; rahatsız edeni uyuşturması. Ruhun saklanması değil; uyanık kalmaktan vazgeçmesi.

Seçilmiş körlük, soyut bir zihinsel tutum değildir; gündelik hayatın içinde, en sıradan temas noktalarında somutlaşır. Bunun ilk ve belki de en görünür biçimi, kolay görüntülerin hakikatin yerini almasıdır.

Kolay Görüntülerin Hakikatin Yerini Alması

İnsanlar artık sadece ürünleri değil, gerçeği de tüketiyor. Gün içinde onlarca haber başlığına, felaket görüntüsüne, mutluluk vitrini haline gelmiş hayatlara maruz kalıyoruz. Bir deprem haberiyle irkiliyor, hemen ardından bir tatil videosuna geçiyoruz. Bir kriz başlığını okuyup birkaç saniye sonra bir reklam cümlesine gülümsüyoruz. Hatta kimi zaman, anlatılanın içeriğinden çok nasıl sunulduğuna odaklanıyoruz: ciddi bir mesele, makyaj yapılırken; bir toplumsal sorun, fonda müzik ve hızlı kesmeler eşliğinde anlatılıyor. Görüntü ne kadar “akıcıysa”, anlatılan o kadar katlanılabilir oluyor.

Parmağımızla yukarı kaydırdığımız her içerik, bir sonrakine yer açmak için var. Gün sonunda kilometrelerce içerik tüketmiş olabiliriz; ama durup sormadan edemiyoruz: Hangisi gerçekten aklımızda kaldı? Hangisi düşüncemizi, tutumumuzu ya da hayatımıza bakışımızı değiştirdi?

Bu hız tesadüf değil. Görür görmez unutmaya programlanmış bir ritim yaratıldı. Artık hakikatin ağırlığı değil, dikkatimizi kaç saniye tutabildiği belirleyici. Hayatın asıl meseleleri, uzun süre bakmayı ve düşünmeyi gerektirdiği için ekranın dışına itiliyor. Yerine, hızlı tüketilen ve hızlı unutulan görüntüler yerleşiyor.

Ve biz fark etmeden şu noktaya geliyoruz:
Gerçeğin ağırlığı değil, akışta ne kadar tutunabildiği önem kazanıyor.

Bilgi Gürültüsü ve Duyarsızlaşma

Kolay görüntülerle örülü bir akışın ardından geriye çoğu zaman bilgi değil, gürültü kalır. Aynı anda çok fazla şeye maruz kalmak, insanı daha bilgili yapmaz; aksine ayırt etme yetisini zayıflatır. Her şey konuşulur hale geldikçe, gerçekten önemli olanlar da sıradanlaşır.

Gün içinde bir savaş görüntüsüyle bir magazin başlığı, bir ekonomik kriz haberiyle bir sosyal medya tartışması aynı ekranda yan yana durur. Ağırlıkları bambaşka olan bu konular, aynı hızda akar ve aynı sürede tüketilir. Böylece önem farkı silinir; her şey, eşit derecede geçiciymiş gibi görünür.

Bu yüzden gerçek artık saklanarak değil, gürültünün içine bırakılarak görünmez kılınıyor. Bilgi çoğaldıkça anlam azalıyor. Zihin bu hızın içinde “önemli olan ne?” sorusunu sormayı unutuyor. Duyarsızlık bir umursamazlık değil; zihnin kendini koruma refleksi hâline geliyor. Her şeye aynı ciddiyetle eğilemeyeceğini fark eden insan, zamanla daha az hissetmeyi öğrenir. Böylece duyarsızlaşma bir kayıtsızlık değil, bir uyum biçimine dönüşür.

Noam Chomsky’nin uyarısı burada birebir karşılık buluyor:
“İnsanları düşünmekten alıkoymanın en etkili yolu, onları bilgiyle boğmaktır.”
Sorun bilginin yokluğu değil; bilginin ayırt edilemez hale getirilmesidir. Gerçek gizlenmez; anlamını kaybedince zaten görünmez olur.

Bu yoğunluk içinde kişi, çoğu zaman şu duyguyla baş başa kalır:
“Gördüğüm çok, ama hatırladığım hiçbir şey yok.”

Görmemek Daha Az Acıtır Yanılgısı

Toplumda sessiz bir inanç dolaşıyor: “Görmezsek daha az acıtır.”
Bu inanç herkes için aynı yerden kurulmaz. Bazıları görmemeyi konforu korumak için seçer; bazıları ise gördüğü halde değiştiremeyeceğini bildiği için geri çekilir.

“Görüyorum ama değiştiremiyorum.
O halde görmemek daha az yıpratıyor.”

Bu tutum, özellikle acı verici ve hızla gerçekleşen toplumsal olaylarda daha görünür hale gelir. Bir gecede olup biten, sabaha kalmadan normalleşen, ardından hızla gündemden düşen şeyler vardır. İlk anda sarsan görüntüler, kısa süre sonra yerini sessizliğe bırakır. Çünkü hatırlamak yük taşımayı, hatırlamamak ise devam edebilmeyi sağlar.

Biri rahatını korumak, diğeri incinmemek için geri çekilir. Niyetler farklıdır; ama sonuç değişmez. Görmek isteyen yorulur; tanık olur, kaybı hisseder, sorumlulukla baş başa kalır. Görmekten kaçan ise zamanla alışır. Alışmak acıyı azaltır; ama aynı zamanda yokluğu da sıradanlaştırır.

Ve tam da bu yüzden, bazı şeyler ortadan kalkmaz; gerçek hala oradadır ama sadece unutulmuş gibi yapılır.

Sessizlik ve Korku Kültürü

Gerçeklik her zaman açıkça çarpıtılarak bozulmaz. Çoğu zaman sessizlikle eğrilir.

Söylenmeyen, dile getirilmeyen, üstünde durulmayan şeyler zamanla önemini yitirir; ardından gerçekliğin kendisi de şekil değiştirir. Böylece yanlış, doğruya galip gelmez; doğru, sessizliğin içinde silikleşir.

Sessizlik burada masum bir geri duruş değildir. “Benim söylememle ne değişir?” sorusu, bireyin kendini koruma refleksi gibi görünür öyle değil mi? Oysa bu soru tekrarlandıkça, sorumluluk da parça parça dağılır. Kimse doğrudan yanlışın yanında durmaz elbette; ama kimse karşısında da durmaz. Bu boşlukta gerçek, yavaş yavaş eğri büğrü bir hal alır.

Tabi ki farkındayız: Susmak giderek akıllı bir strateji haline geldi. Çünkü kaybedecek çok şeyimiz var. Çünkü suskunluğun ardında sadece kayıtsızlık yok. Korku var. Günlük hayatın içinde sesini yükseltmenin bedeli giderek ağırlaşıyor. Trafikte hakkını talep ederken bir magandanın hedefi olma ihtimali, basit bir kavgayı ayırmaya çalışırken şiddetin ortasında kalma riski, açık bir haksızlığa karşı dik durmanın can güvenliğini tehdit edebilmesi… Tüm bunlar, insanlara aynı mesajı veriyor: Karışma. Uzak dur. Görmezden gel.

Ama bu geri çekilme yaygınlaştıkça, susmak, bireysel bir tedbir olmaktan çıkıp toplumsal bir norma dönüşüyor.

İnsanlar neyin söylenip neyin saklanması gerektiğini, açık bir yasakla değil, sezgisel sınırlarla öğreniyor. Zamanla konuşmak değil, susmak daha “akıllıca” görünüyor. Sessizlik, güvenli bir alan gibi sunuluyor. Rasyonel bakışla kısa vadede öyle zaten.

Ancak, bu iklimde korku yalnızca bireysel bir duygu olmaktan çıkıyor; toplumsal bir düzenleyiciye dönüşüyor. İnsanlar sustukça tehdit geri çekilmiyor; aksine alan kazanıyor. Görmezden gelinen her yanlış, bir sonrakinin zeminini hazırlıyor. Böylece normal olan yavaş yavaş yer değiştiriyor.

Ve toplum gerçeği yalnızca görmezden gelmiyor; onu değiştirme ihtimalinden de vazgeçiyor.

Yankı Odaları: Gerçekliğin Çevremizden Sistemli Şekilde Silinmesi

Yankı odaları, insanın yalnızca kendi fikirleriyle karşılaştığı, farklı olanın giderek görünmez hale geldiği dijital alanlardır. Sosyal medyada aynı olgu, farklı yankı odalarında bambaşka gerçekliklere dönüşür. Burada da filtrelenmiş gerçeklik, gerçeğin ortak zeminini kaybettiği yerde oluşur.

Bu noktadan sonra algoritmalar bize dünyayı olduğu gibi göstermez; duymak istediklerimize göre daraltır. Ne izlediğimizden çok, neye daha uzun baktığımız, neyi onayladığımız, neyin bizi tutmaya devam ettiği ölçülür. Bu ölçüm, gerçeği çoğaltmaz; seçer. Rahatsız eden azalır, tanıdık olan yoğunlaşır.

Böylece gerçeklik açıkça çarpıtılmasa bile çevremizden sistemli biçimde silinir. Karşıt görüşler yok edilmese de görünmez olur. Çelişki kayboldukça, düşünce sınanmaz; tekrar edilir. İnsan zamanla gerçeği değil, kendi fikrinin yankısını duymaya başlar.

Bu daraltma fark edilmediğinde, küçük bir içerik evreni bütün dünya sanılır. “Herkes böyle düşünüyor” duygusu buradan doğar. Oysa değişen fikirler değil; onlara erişimdir. Filtrelenmiş gerçeklik tam da bu noktada tamamlanır: İnsan, duymadığı şeylerin varlığını da unutur.

Sonuç: Hakikat Erozyonu

Bazen tüm olan biteni tek tek saymak yerine geride kalan hissi tarif etmek gerek. Sonuçta elde kalana odaklanmak. Filtrelenmiş gerçekliğin somut tezahürleri bir araya geldiğinde geriye yalnızca dağınık bilgi gürültüsü kalmaz; daha derin bir sonuç ortaya çıkar: hakikatin aşınması. Gerçek artık doğrudan yalanlanmaz; parçalanır, bağlamından koparılır ve ortak bir zemin olmaktan çıkar. Herkes bir şeyler bilir, bir şeyler izler, bir şeylere inanır; ama aynı gerçeklikte buluşamaz.

Bu noktada mesele, kimin doğru söylediği değil; gerçeğin neden artık ikna edici olmadığıdır. Çünkü gerçeklik artık yavaş yavaş tutunacak zeminini kaybeder. Onun yerini daha kolay taşınan, daha hızlı tüketilen, daha az rahatsız eden anlatılar alır. Gerçek kaybolmaz; etkisini yitirir ve hatta form değiştirir.

Belki de bugün karşıya olduğumuz asıl mesele gerçeğin sahipsiz kalmasıdır. Ortak zeminin çökmesi, sorumluluğun muğlaklaşması ve böylece kötülüğün sıradanlaşmasıdır. Gerçekle temas etmenin bedeli elbette ağır. Ama gerçekle temasın kopmasının bedeli çok daha ağır. Çünkü ortak zemin kaydığında, kötülükle aramıza koyacak hiçbir şey kalmaz.

Görsel: Alvaro Matzumura

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir