sayda lübnan
BEYNEL MİLEL

YAKOUB OTEL (II.bölüm)

İnsanlığın varoluşundan bu yana inanılan en büyük yalandır seçilmişlik duygusu. Oysa bütün erdem ve ahlak öğretileri bu duygunun yarattığı yanılsamayı kaldırmak için mücadele verir. Simülasyon hayattan gerçeklere çağıran bir dolu davetçi ve devrimci, kocaman bir yalan içinde uyuyan insanlığı uyandırmaya gelir. Yine de birileri üstün ırktan geldiğini iddia ederek üstünlük taslamaya, diğerleri de onların önünde secdeye kapanmaya devam ediyor. Bu trajikomik sahnedeki dekor ve replikler değişse de ana tema yerli yerinde duruyor.

Edilgen ve itaatkar insan yaratmanın zekice yollarından biri değil mi, sahnelenen oyunu genel kabul gören yasalardan saymak, aksi düşünülemezler listesinin başına yazmak? Dolayısıyla şaşılacak, itiraz edilecek bir şey kalmaz. Yani ailesi zengin diye çocuk suçlu mudur şimdi, ya da yönetim sınıfına ait ırktan olanın yüzyıllardır iktidardan pay alamamış kişilerle eşit muamele görmesi nasıl düşünülebilir ki? Sahip olduğu fiziksel güç açısından kadına kıyasla erkeğin doğuştan şanslı olmasının reddedilemeyeceği gibi. Bu gibi simülasyonlar işte.

Tüm bunları gerçek sanıp, sanal doğrularla birilerinin üstüne basa basa yükselmeye çalışanların sergilediği komediyi uzaydan izlemek için neler vermezdim. İçine doğduğumuz sistem, doğrularını bize her adımımızda ezber ettirdiğinden başka türlüsünü düşünmek mümkün mü ki? Doğuştan seçilmişlik haktır diye kafamıza vurula vurula dilden siyasete, dinden ekonomiye, kültürden cinsiyete her alan tutulmuş, kilometre taşlarına da sistem bekçileri oturtulmuş. Bir çıkış olduğunu sanıyorsan yanılıyorsun. Denemek de bedava değil üstelik, bedeli oldukça yüklü bir meblağ tutuyor. Bu konuyu sonra anlatırım, tabi onu da dinlemek istediğinde.

***


Müze çıkışı kısa yürüme mesafesinde bulduğum sekiz yüzyıllık Büyük Ömer Camii’nin küçük avlusunda denize bakan pencerelerden gün batımını  izledikten sonra dar sokakları adımlayıp Sayda’yı her nefesimle içime çekip sömürmenin tadını çıkartıyordum ki, takip edildiğim hissine kapıldım bir an. Takip edilme paranoyası, her kadının akşam belli bir saatten sonra hissettiği ve nedense pek olağan karşılanan bir duygu. Erkekler bilmez, içgüdüsel sanılsa da aslında her kadın öğrenir bu duyguyu. En tavizsiz feministlerin bile kolayca öğreneceği ve kabulleneceği bir kalıp. Baştan seçilmiş erkek ırkı, günün her saatinde istediği mekana, dilediği diyara yelken açarken; seçilmemiş zayıf kadın ırkı, üstünler tarafından konan kurallara uymadığında başına geleceklerden tam ehliyetle sorumludur. En eğitimli, en entelektüel, en kadın hakları savunucusu erkekler bir yana; farklı açılardan üstün ya da zayıf etiketli tüm kadınlar aynı soruyu sorar: ‘İyi de, senin de orada ne işin var canım?’

Benim burada ne işim var canım? Şehrin ruhuyla tanışmaya, aşık olduğum ülkenin her bir hücresini keşfetmeye, doya doya içime çekmeye, öğrenmeye, almaya geldim desem, nasıl da güleceklerini tahmin etsene. Ama tahmin etmene gerek yok ki, zaten sen de aynı şaşkınlık ve merhameti yapıştırdın yüzüne, beni anlıyormuşsun gibi şefkatle gülümsüyorsun. Yapma lütfen.

O anki takip edilme hissim, cinsiyet üzerinden bir kaygının dışa vurumu değildi. Üstün ve zayıfın karşılaşma anında bu kez ana tema cinsiyetçi değil, siyasiydi. Yola çıkmadan bir hafta önce, dış siyasetteki bazı dengeler gereği Türkiye vatandaşları, Lübnan’da mukim Hizbullah üyelerinin desteği ile Esad’ın Muhaberat’ı tarafından kaçırılmaya başlanmıştı. Bunun üzerine Dışişleri Bakanlığı, vatandaşlarını güvenlik gerekçesi ile Lübnan’a gitmeme konusunda resmi bir yazı ile uyarmıştı. Benimse ilk günden son güne kadar neredeyse her saatini planladığım Lübnan seyahatimi erteleme gibi bir seçeneğim yoktu. Yolculuk öncesinde aradığım birkaç Lübnanlı dostumun her hangi bir sıkıntı olmayacağı konusunda görüş beyan etmesi üzerine içim rahat bir şekilde, planladığım günde  Beyrut uçağındaydım.

Bazı tedbirler almadım da değil hani. Lübnan’a seyahatin tehlikeli olduğu açıklamasına neden olan Türk vatandaşları Beyrut’taki Refik Hariri Havaalanı’ndan kaçırılmıştı. Alandan bindikleri taksinin şoförü tarafından, havaalanı polisinden sızan istihbarat doğrultusunda. Bu yüzden, indiğim İstanbul uçağının tamamı Arapça konuşanlardan oluşan yolcularının teker teker hava alanından ayrılışını izledim, bir kaç saat sonra alana iniş yapan Amsterdam uçağının yolcularına karışarak bir taksi çevirdim. Taksi şoförünün olağan kimlik sorularına Makedonyalı olduğumu söyledim. Bu gibi küçük tedbirler işte. Ben bunları yaparken, daha birkaç yıl öncesinde gittiğim her Arap ülkesinde Türkiye’den geldiğimi söylediğimde aldığım tepkilerle kendimi bir pop star gibi hissettiğimi hatırlayıp üstün sınıftan zayıf sınıfa bu kadar hızlı düşüşümü hüzünlü bir gülümsemeyle çarçabuk sindirmeye çalıştım. 

***

Beyrut’ta geçirdiğim zaman içinde her hangi bir sıkıntı yaşamamamdan aldığım cesaretle ‘Lübnan’ı keşif’ ya da ‘Lübnan’a veda’ adını verdiğim seyahat planıma başlamakta bir sakınca göremedim. Hamra Caddesi’ne yakın otelimden ayrılacağım gün, caddedeki kafelerden birinde buluştuğum Marcel, konuşmanın ilk dakikalarında eline aldığı kırmızı kalemiyle Lübnan haritamın üzerini kırmızı çizgilerle doldurmuştu bile. ‘Sur’a yaklaşma, Şiiler size çok tepkili. Anjar’da oyalanma, malum Türkiye’den 1915’te göç eden Ermenilerin yoğun olduğu yer. Telefonda bile Türkçe konuşmayacağını hatırından çıkarma.’ Marcel’le konuşurken, sindiremediğimi fark ettiğim eziklik hissimin üzerini esprili bir maskeyle kapatmaya çalışsam da insanların kendi seçimleri olmayan özeliklerle kategorize edilip dışlanmaları veya kabul görmeleri canımı sıkmaya devam etti. 

Asıl canımı acıtan şey, daha doğrusu Beyrut’a geldiğim günden beri sinirimi bozan şey, Lübnanlıların hiç bir tehlike yokmuş gibi hayatlarına devam etmesiydi sanırım. Marcel’in ‘iç savaştan çok şey öğrendik, bir daha savaşmak delilik’ cümlesi bile yüreğime su serpmiyordu. Ben, Suriye’de yağmur yağsa Lübnanlılar şemsiye açar sözüyle özetlenen Suriye etkisinden Lübnanlılardan bile daha çok endişeli gibi duruyordum.  Ben, Suriye’de devam eden vekalet savaşının Lübnan’a sıçradı sıçrayacak olmasını içimde onlardan daha büyük bir tedirginlikle yaşıyordum. O yüzden sanki markette kalan son ürünü kapmaya gelen bir alıcı iştiyakıyla, nesli tükenmekte olan bir türü son kez görmeye giden bir biyolog sorumluluğuyla ya da ödüllü bir filmin son gösterim seansını yakalamaya çalışan sinema öğrencisi telaşıyla gelmiştim ya bu ülkeye, risklere rağmen.  

Lübnanlılarsa kaprisli başrol oyuncusu edasıyla senaryoyu oynamak yerine mola alıp keyif sürmeye devam ediyordu. Beyrut’un meşhur Korniş’i kaykay yapan çocuklarla, bisiklete binen, yürüyüş yapan ailelerle, banklarda karpuz çekirdeği çitleyen yaşlılarla doluydu. Eşrefiyye’deki alışveriş çılgınlığı, Cemmayze’de barlardan dışarı taşan eğlence, Hamra’da adım başı sokak sanatçıları, genç müzik grupları, Ras Beyrut’taki kafe-restoranlardan gelen çatal bıçak sesleri sessizliğe izin vermiyordu.

Sanki yaşamaya dair icat edilen tüm sesler kesildiğinde, ölmeye dair icat edilen silah sesleri dolduracaktı her yeri. Lübnanlılar tüm gayretleriyle yaşam sesi üretmeye çalışıyordu.  On beş yıl süren iç savaşın bir tekrarını yaşamaya reelpolitik hesaplara göre bu kadar yakın bir toplumun tedirginlikten bu kadar uzak olması beni hayrete düşürmüştü. Haritamın kırmızı çizgilerle dolmasına rağmen gidebileceğim bir sürü yer olmasının sevinciyle dostuma teşekkür ettim. İsrail sınırındaki Sur’un doğu kırsalı dışında kesinlikle gitmemem gereken bir yer olmaması gerçekten büyük avantajdı. Tehdit algısını minimum tutmaya çalıştığımız pazarlığın ardından ‘yine de tam güvende değilsin, tedbiri elden bırakma, birkaç aydır Muhaberat cirit atıyor’ demişti Marcel ayrılırken.

***

İşte akşam ezanı sonrası Sayda’nın dar sokaklarındaki takip edilme hissimin kaynağının siyasi olmasının hikayesi böyleydi. İnsan olmak dışında bize yapıştırılan sanal kimlikleri hissettim dar yoldan hızlı adımlarla deniz kenarındaki ana caddeye çıkmaya çalışırken. Sayda’da bir anda içine düştüğüm aksiyon filmi tadındaki simülasyon aslında tüm hayatımızı kaplıyordu. Karakterler yaratılıyor, bu karakterlere isimler veriliyor; sınıflar, klanlar oluşturuluyor ve krallar gladyatör dövüşü istiyor diye birbirimize kırdırılıyorduk. Dövüşün en büyük motivasyonu bize ait olmayan, bize kralların verdiği ve gururla taşımamızın öğütlendiği kimliklerdi.

Deniz kenarına çıktığımda kaleden, dolayısıyla otelden ne çok uzaklaştığımı anladım. Gözlerim Beyrut’taki gibi bir akşam kalabalığı arıyordu kordon boyunda ama bu turist kenti, üstelik turist sezonu olan Eylül ayında neredeyse bomboştu. Biraz ileride atv’ye binen çocukları ve onları nargile keyfi eşliğinde bekleyen aileleri görünce biraz rahatladım. Denize batan güneşin ardından hala devam eden kızıllık, tatlı bir romantizm duygusuyla vücudumdaki adrenalin salgısını büyük ölçüde seratoninle değiştirmeye başlamış olacak ki, kaygısı azalan beynim adımlarıma yavaşlama emrini vermişti bile.  Kafamdaki kimlik sorunsalına geri döndüm.

Dayatılan kimlikleri kabul eden, üstün kimliklerden fayda sağlayan ya da zayıf kimliğe itiraz etmeyen oyuncular olarak biz de en az oyun kurucular kadar suçlu değil miydik? Yok öyle değildi. Sorguladığın anda sistem kendi kodlarına göre oyun dışı olmak isteyenleri beklemeye alırdı. Hapishaneler ya da akıl hastaneleri bekleme salonu olarak tercih edilen mekanlardı. En iyi ihtimalle majör depresyon tanısıyla sistemin koyduğu fabrika ayarlarına dönene kadar simülasyondan dışlanırdın.  Madem her oyun kuralına göre oynanır, oyuncular da kendilerini rahat hissedecekleri karaktere bürünmek için gereken kaç ton kan varsa akıtır ve simülasyon devam eder.

***

Kaleye yaklaştığımda evime gelmiş gibi sevinişimi hiç unutmam. Deniz kenarında plastik masa ve sandalyelerden oluşan küçük kafede bir kahve ödülü kazandığımı düşünüp neredeyse tamamı boş masalardan birine oturdum. Ziyaretçilere çoktan kapanan Sayda Kalesi, tarihi dokusuna oldukça ters olduğunu düşündürten neon ışıklarla süslenmişti. Haçlılardan kalma Sayda Kalesi ve Çin malı zevksiz neon ışıklar. Bu zıtlıkta bir uyum ararken, zahiri zıtlığın arkasına gizlenmiş bir nevi medeniyetler buluşmasındaki ortak harcı gördüm. Aradaki yüzyıllarca farka rağmen bu iki kültür arasındaki güçlü bağ, bıraktıkları sonucun aynı olmasıydı belki de.

Haçlı birlikleri evlerinden binlerce kilometre uzaklıktaki Lübnan’a gelirken, dini motivasyonu araç edinip kendilerine yabancı bu yeri yağmalamayı amaçlamıştı. Sayda Kalesi, bu yağmalama için kurulan iktidarın lojistik merkezlerinden, yani bekçilerinden biriydi.  Çinlilerin insani koşullardan uzak ürettikleri ve ucuz olması nedeniyle tercih edilen ürünleri, rekabet koşullarına hiç de uyumlu olmayan yerel ekonomileri hallaç pamuğu gibi kaldırıp savurmaya devam ediyordu. Haçlıların ve Sayda Kalesi’nin Lübnan’da ne işi varsa, Çinlilerin ve ucuz neon ışıkların da o işi vardı.

***

Akdeniz’in serin esintileri arasında Sayda Kalesi’nden Çin’e uzanan düşüncelere dalmışken saatin epey geç olduğunu fark edip benden başka müşterisi kalmayan garsona hesabı ödedim ve Yakoub Otel’in bulunduğu sokağa doğru ilerlemeye başladım. Sokağa girer girmez zifiri bir karanlığın ortasında buluverdim kendimi. Elektrik kesintisi olduğu ortadaydı da sokak lambaları çalışmadığında gece bir yer bu kadar mı ışıksız olurdu, bilmiyorum. Görme engellilerle empati yapabilmek için ara sıra gözlerimi kapatıp adım atmaya çalışırdım çocukken. Yine de görme yetisi olduğunda ışığı hissedebilmek için göz kapaklarının yeteri kadar kalın bir perde olmadığını göz bebeklerime süzen ışıkla defalarca fark etmiştim. Ama gözlerimin açık ya da kapalı olmasının bu denli eşit olduğu bir durum yaşamamıştım daha önce. Bu kadar karanlık içinde kaldığımı hiç hatırlamıyorum. Ne sokağın eski binalarından yansıyan bir ışık, ne de gökyüzünde ay ışığı; hiç mi ışık kaynağı olmazdı. Bu kadar karanlık bünyeye fazla diye düşündüm.

Korkumu yenip düşünme yetimi toparlamaya çalıştım. Tamamı dükkanlardan müteşekkil sokakta ışığa ihtiyacı olan kimse yok, çünkü dükkan sahipleri çoktan evlerine gitmiş. Araba farı yok, çünkü burası Yakoub Otel dışında kimsenin gece konaklamadığı bir ara sokak. Gökyüzünde ay ışığı yok, çünkü ayın 28 günlük döngüsünde hilalden bir önceki hiçlik makamındayız. Tüm bu analizlere hiç gerek yok, çünkü ben bu karanlık sokakta yapayalnızım. Telefonumun ışığını açmak istedim, ama ışığı açmamla herhangi bir sebeple hedef haline gelmem yüksek ihtimaldi. Otelin hangi yöne düştüğünü kestirsem de, o karanlıkta güvenli bir şekilde oraya ulaşmam da neredeyse imkansız görünüyordu.

Çaresizlik hissinin doruklarına bu kadar çıktığım birkaç an olmuştur hayatımda. İnsan iradesinin üzerinde bir irade olduğuna inanmamanın akıl dışı sayılacağı anlar. Mikrokozmoz, makrokozmoz, tüm galaksiler ve bilumum alemden oluşan evrenin içinde zavallı insanlığın yalnızlığı. Ukalalık dağlarının yerle bir olduğu, üstünlük savaşlarının sona erdiği, kibirli cümlelerin karadelikler içinde uçuşup gittiği ve insanın bembeyaz teslim bayraklarına sarılıp secdeye kapandığı anlar. Bir karar vermek zorundaydım. Ya zifiri karanlıkta nerde durduğumu bilmediğim bir noktada ne zaman geleceği belli olmayan elektriği bekleyecektim, ya da beş dakika boyunca hedef olma riskini göze alarak telefon ışığı ile hızlıca yolumu bulacaktım. İkincisinin taşıdığı umudun biraz daha fazla olduğuna karar vererek telefondaki el feneriyle hızlı adımlarla ilerlemeye başladım.

YAKOUB OTEL (III-son bölüm)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir