iyi aile yoktur
OKU-İZLE,  PSİŞİK HALLER

Çocukluk Cehennemdir ya da İyi Aile Yoktur

Çocukluk bir cehennemdir’ diye başlıyor Nihan Kaya’nın İyi Aile Yoktur kitabı*. Bu cümle bana kalırsa kitabın başlığının hemen ardından, yazarın cesaret ödülünü kazanacak ikinci cümlesi. Çocuk, yetişkinlerin kendisine yönelik yanlışlarının ve istismarının farkında olmadığı için cehennemdir çocukluk. Kutsal addedilen aile içinde, en sevdikleri tarafından farklı şekillerde yaşanıyor cehennem. Öyle ya, kutsalın sorgulanmasının akıldan dahi geçirilemeyeceği, bu sebeple kutsal maskesinin ardına gizlenerek her türlü işin tutulabildiği topraklar buralar. Yazar da, bu bağlamda geleneksel toplumun en temel kutsalı olan aileyi, kökleşmiş öznel yargılardan arınarak sadece çocuğun gözünden inceliyor. Bunu yaparken kavramları, sürekli yaşadığımız döngüleri, en çok da vazgeçilmez saydığımız geleneksel bağları yapısökümcü bir metotla sorgulamaya açıyor.

Her Çocuk Bir Bireydir

Toplumsal yapılar kolay değişmiyor elbette. Geleneksel bağlar hangi hayat görüşünde, hangi sosyo-kültürel düzeyde olursak olalım, farklı versiyonlarda düşün dünyamızı şekillendiriyor. İyi Aile Yoktur, hayatta başaramadıklarından dolayı ailesini ve sonrasında çevresini suçlayanlara olduğu kadar, kendisine güçlü bir dayanak olarak gördüğü için pudra rengi çocukluğunu ve dolayısıyla kendi çocuklarıyla ilişkisini sorgulamak istemeyenlere de hitap ediyor. Çünkü ‘İyi Aile Yoktur’, çocuklarla iletişimimizi yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini vurguladığı kadar içimizdeki çocuk ve ebeveyn dengesine ısrarcı bir bakış açmamızı da salık veren bir kitap. Kitabı vurucu hale getiren formülün ise, Nihan Kaya’nın çocuk merkezli bakış açısında fazlasıyla samimi olduğunu hissettirmesi bence. Çocuğun bir birey olduğunu ve hatta var olduğunu hiç düşünmeden davrananlara, çocuğu eğitilecek bir köpek gibi gören, ya da çocuğu ailenin patronu haline getirip çocuk haklarını savunuyormuş gibi davranan ama bunu yaparken çocuğa taşıyamayacağı yük yüklediğinin muhtemelen farkında olmayanlar gibi değil. Çocuğu indirgemiyor da tanrılaştırmıyor da. Çocuğu tam da olduğu gibi anlatan farklı bir kıvam tutturmuş Kaya.

Çocukla İletişimimizdeki Tehlike

Kitap esasen dört ana bölümden oluşuyor. Ancak ben bu yazıda,  kitabın argümanlarını ve vurucu hedeflerini kendi bakış açımla iki bölüme ayırarak ele alacağım. İyi Aile Yoktur , temel olarak çocukla iletişimimizdeki iki büyük tehlike etrafında şekilleniyor. Bunlardan ilki, bebeklik döneminden itibaren çocuğa verdiğimiz her şeyin, bizim tahminimizin ötesinde bir etkiyle çocukta iz bıraktığı ve yetişkinliğinde kuvvetle muhtemel ailesiyle ilişkilerinden aldığı darbelere göre bir hayat sınavı verecek olması. Zaten bu durum psikoloji tarihi boyunca ele alınan, son on yıllarda ise kişisel gelişim dünyasının dal budak sarmasıyla iyiden iyiye farkında olunan bir durum. Kaya’nın anlatımındaki çocuk yanlılık, olayları gerçek anlamda çocuğun gözünden görebilmemize yardım ediyor. Zira çocuklukta hissettiklerimizi asla o andaki hislerimizle hatırlayamayacağımız bir gerçek; çünkü o hisleri o anın şiddetiyle hissedebilmek için bir çocuk kadar savunmasız ve kırılgan olmak gerek. Bu durum, çocukluk yaralarının neden bu denli uzun soluklu hatta koca bir hayatı şekillendirmeye yetecek denli derin olduğunu anlamamızı da kolaylaştırıyor. Kitabın ikinci önermesi ise anne babalarla, ya da daha genel anlamda yetişkinlerle ilgili can alıcı tespitlerden oluşuyor. Bir çocuk büyütmek, diyor Kaya, insanın kendi çocukluğuyla yüzleşmesidir. Bu kısım İyi Aile Yoktur ’u kendi konusundaki diğer kitaplardan ayıran kısmı. Nihan Kaya’nın anne olmanın kutsallığını sorgularken toplum tarafından dayatılan değerlerle bir kadın olarak yaptığı samimi yüzleşme, kitabı asıl değerli kılan şey bence.

Çocukluk Hayat Boyu Sürecek Yaraların Merkezidir

İyi Aile Yoktur, çocuk-yetişkin ilişkisinin hiyerarşisini sorgulatacak bir yapı sökümü. Bu eşitsiz ilişkinin çocuk üzerindeki etkisinin ne denli büyük olduğunu çocuğun gözünden anlatması, çocukla empati kurabilmesi, kitabın ilk vurucu noktası. Öncelikle kitap, çocuğu tanımlarken üstten bir –meli,-malı makamıyla değil, gerçekten de çocukla göz hizasında konuşur gibi samimiyetle yapıyor bu işi. Çocuğun maruz kaldığı hiyerarşik ilişkinin, onu ne kadar yaraladığını ve kendisinden, olması gerektiğinden nasıl da farklı şekillendirdiğini fark etmemizi sağlıyor. Nihan Kaya, bu durumu resmederken kendimizi devlerin dünyasında hayal edip olası somut ve soyut şiddetin hissedilen birimini kıyaslamamızı istiyor. Böylece çocuğun kendisine yapılan her muameleyi ‘normal’ olarak algıladığını, otoriteyi haklı gördüğünü, ne kadar kırılgan ve savunmasız olduğunu hatırlatıyor bize(s.16). Aile çocuğa öfkelenebilir ama çocuk aileye öfkelenemez, aile çocuğu eleştirebilir ama çocuk aileyi eleştiremez. Anne babanın çocuğa yönelttiği her duygu durumunun çocuk tarafından bir sünger gibi çekilmesi beklenir. Böyle olunca da kendi sınırlarını belirlerken en naifinden bir suçluluk duygusuyla dolar ve kendi benliğinden uzaklaşır. Tüm bu eşitsiz ilişki göz önüne alındığında, aslında koşulsuz sevenin iddia edildiği gibi anne babalar değil, çocuk olduğunu söylüyor Kaya.

Saygı, İtaat Değildir

İyi Aile Yoktur, hiyerarşinin ailede atılan temellerinin geleneksel toplumdaki mevcut haline uzanan hikayesine dikkat çekmeden önce,  ‘saygı ve itaat’in aynı anlama gelmediğini hatırlatıyor.  Saygı, itaat değildir. Saygı karşılıklıdır. İtaat ise hiyerarşik. “Kendisi saygı görmeyen bir çocuk bir başkasına saygı göstermeyi nasıl öğrenebilir ki?” (s.27).  Saygı adı altında çocuklara benimsetilen ve sonrasında geleneksel bağlarda oldukça kullanışlı hale gelecek ‘boyun eğme’yi meşrulaştıracak bir karmaşa bu. ‘Saygılı ol’ sözü, esasen itaatin beklendiği toplumsal hayatımıza ve acılara boyun eğişimize ailevi, yani oldukça sağlam bir katkı olarak beliriyor. Karşı tarafı bir birey olarak görmek saygıyla olur, ama itaatle yetişen çocuklar ötekini birey olarak değil, narsistik bir bakış açısıyla kendine ait bir uzuv olarak görme eğiliminde. Kutsallaştırılmış anne babaların verdiği eğitim, sürekli müdahaleler nedeniyle kendi sorumluluğunu alamamış, her seferinde bir üsttekinin gözünün içine bakacak şekilde itaate eğilimli bireyler yetiştiriyor (s.34). Böylece hayatının sorumluluğunu alamamış, başına ne gelirse başkasından bilen, gelişemeyen, hayatının anlamını bulamayan, yerine göre korkak, yerine göre zalim bireylerden oluşan sağlıksız bir toplum içinde acı çekiyoruz. Çocukken yetişkinlerce ezilenler, ailesinden yeterli duygusal desteği ve saygıyı göremeyenler, bir fırsatını buldukları anda kendisinden zayıfı ezmeye oldukça hevesli. Sokak hayvanlarına şiddetle başlayan ve azalacağına artarak devam eden kadın cinayetleri gibi yüzleşmekten imtina ettiğimiz toplumsal gerçekler de bununla yakından ilgili. Toplumsal olarak boyun eğiciliğe yatkın olmamız, biraz boşlukta kalınca etrafımızda tapınacak otorite arayışına girme isteğimiz, gerçek anlamda bireyselleşmek ve bağımsız olmanın getirdiği sorumluluktan ne denli korktuğumuzu da gösteriyor.

Bir Çocuğa En Çok Zarar Veren, Onu En Çok Sevenlerdir

Bir çocuğa en çok zarar verenin, onu en çok sevenler olması, telafisi zor bir travma ve bu travmanın etkisi hayat boyu sürüyor. Bir çocuğun anne babasından ya da etrafındaki yetişkinlerden şiddet görmesi, tek ihtiyacı olan sevgi ve kabulün aksine, şiddet ve ret görmesi temel yıkımı oluşturuyor. Çocuğun saygı görmesi konusu ise, toplumumuzda göz ardı ediliyor. Çünkü çocuğun düşüncelerine, duygularına ve tercihlerine saygı duymak, maalesef şiddet ve tacizin yoğun gündeminde kendisine yer bulamıyor. Diğer yandan, şiddet ve taciz mağduriyeti de çocuğun saygı görmesiyle bağlantılı bir olgu. Öyle ki, sorgulamayı öğrenemeyen çocuklar istismara fazlasıyla açık hale geliyor. Çocuğun varlığına, kişiliğine önem vermemenin onun ileriki yaşamında kendi kararlarını almasını neden güçleştirdiğini önemli noktalara değinerek anlatıyor Kaya. Örneğin, aile yapımızda takdirle karşılanan ‘çocuğun ağzına zorla yemek tıkma’ edimine bir de farklı bir açıdan bakmamızı istiyor. Ya da ‘üşümüşsündür, montunu giy’ söyleminin çocuk üzerinde nasıl bir etki yarattığına dikkat çekiyor. Çocuk kendi ihtiyaçlarını ve duygularını, etrafındaki yetişkinlerin bu yönlendirmeleri sonrasında tanıyamaz hale geliyor.  Bir süre sonra kendi içinde kendisine dair en doğruyu bilen sesi susuyor. Çünkü kendine sormaktan vazgeçiyor. İronik bir şekilde, yetişkinlik dönemi ise bu susturulan sesin peşine düşerek, gerçek potansiyelimizi aramakla geçiyor yıllarımız. Depresyon, anksiyete, özgüven eksikliği gibi, terapi koltuklarını dolduran hastaların ekser çoğunluğunun şikayetleri, işte bu iç sesimizi ta çocukluğumuzda kaybetmekten ileri geliyor (s79).

Çocuğumuzla İlişkimiz, Çocukluğumuzla Yüzleşmemizdir

İyi Aile Yoktur’un diğer temel önermesi ise, anne-babanın çocukla ilişkisinin, aslında kendi çocukluklarıyla yüzleşmesi olduğu. İşte bu yüzden diyor Kaya, “kendisine iyi anne baba olamayanlar, çocuklarına da iyi anne baba olamaz”(s.83). Yetişkinler en sağlıksız yanlarını çocuklarına gösterir. İçimizdeki anne baba ve çocuk ilişkisi, ve dolayısıyla maskelenmeyen gerçek benliğimiz, çocuğumuz olunca ortaya çıkar (s.51). Çünkü insanın kendisine ait olduğunu kabul etmek istemediği kötü tarafını yansıtacağı en kolay kurban çocuktur. Çocuğunuzu nasıl görüyorsunuz? Onun hangi tavrı sizin canınızı sıkıyor, geceleri uykunuzu kaçırıyor? İşte o kısım size ait diyor Nihan Kaya. Çocuğu, onun hisleriyle bağ kurmadan eğitmenin onu kendisinden nasıl uzaklaştırdığının altını çiziyor Kaya. Çocuğun ıslah edilmesi gereken bir canlıymış gibi algılanması durumunun, çocuğa ‘sahip olma’ düşüncesiyle yakından ilişkili olduğunu da vurguluyor. Oysa “Çocuğun ruhu sizin malınız değildir.”  Böyle bir bakış açısıyla hareket etmek, çocukla iletişimin boyutunu fazlasıyla değiştirirdi. Çocuğa sahip olmak sanrısıyla bağlantılı olarak,  çocuk ve kurban bahsi de ele alınmalı. Nihan Kaya, dinsel metinlerden hareketle toplumsal kodlara işleyen kurban ve çocuk ilişkisinin çocuğun anne babaya ait olduğu fikriyle birlikte boyun eğmeyi de meşrulaştıran bir kutsal imge olarak eleştiriyor (s.145).

Anne Babalık Kutsal mı?

Ana babalığın kutsallaştırılması, tam bu noktada yardıma yetişiyor belki de. Anne baba her şeyi çocuğun iyiliği için yapıyor ve bunu yaparken arkasına kadim bir kutsal inancını alıyor. Geleneksel toplum yapısının anne babayı çocuğa karşı savunan tutumu, karşılığını anne babanın çocuğu kitleye kurban etmesiyle dengeye ulaşıyor. Bir diğer değişle, ailenin çocuğa karşı her yaptırımı toplum tarafından onaylanırken, aile de çocuğu toplumun beklentisi doğrultusunda şekillendiriyor. Ailedeki hiyerarşik ilişkinin sorgulanmadan kabulü, hayatın tüm alanlarında otoriteye sorgusuz sualsiz itaat davranışını da beraberinde getiriyor. Çünkü kişinin dünyayla kurduğu bağ, aileden başlıyor. Mevcut aile yapısı, otoriteyi öğreten, ast üst ilişkisini normalleştiren ilk ve en güçlü aşama.  Geleneksel toplumsal bağlar, anne babayı haklı gören örüntüler eşliğinde eleştirilmesi teklif dahi edilemeyecek pozisyonda olan anne babalara çocuk için kötü olanı ‘iyi’ adı altında yapmaya devam edilmesini sağlıyor. Böylece, her zaman olduğu gibi, çocukla ilişkide de, işlenen suçta ya kalabalığı yanımıza çekiyoruz, ya da bir ‘kutsal’ın meşruiyet kılıfına sığınıyoruz. Oysa diyor Kaya, çocuğun dünyaya gelişinde onun hiçbir dahli yokken, kutsal annelik inancıyla çocuk borçlu bir duruma düşürülüyor. Çocuğun bu borçluluk hissi, bağımsız, sorumluluk sahibi, tercihler yapabilen bir birey olmasının önünü tıkayarak ‘hangi yaşta olursa olsun anne babası için çocuk’ söylemini doğrular nitelikte onu yetişkinlikten uzaklaştırıyor. Diğer yandan, dünyaya gelmekte bir irade göstermemiş olan çocuk, hem maddi hem de manevi anlamda anne babaya öyle muhtaç ki, onun sevgisini ve korumasını kazanabilmek için kendisine uygulanan her şeyi kabul ediyor. Böyle bir durumda anne ve babanın kendileri istediğinde çocuğa şefkat ve sevgi göstermesinin onu gidecek başka bir yeri olmayan bir dünyada yersiz yurtsuz bırakmaktır diyor Kaya. İyi Aile Yoktur, pek çok çevre tarafından taşa tutulacaktır, tutuluyor da. Ancak tüm psikolojik hallerimiz, kendini gerçekleştiremeyen bireylerin yarattığı toplumsal cinnet halimiz, narsistleşen yığınlar, kolektif bilincimizdeki sakatlıkları gözler önüne yeterince seriyor. Bu tabloya hiç katkımız yokmuş gibi sürekli edilgen ve yüzeysel bir eleştirellik halinden sıyrılıp sorunun en temeline inmek gerekiyor. Nihan Kaya, İyi Aile Yoktur kitabıyla, bu kısır döngünün çözümlenmesine yönelik kendi cesur adımını fazlasıyla atıyor. *Nihan Kaya, İyi Aile Yoktur, İthaki Yayınları, 2.Baskı. deliliksozlesmesi@gmail.com

2 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir