DEVEKUŞU TERBİYECİSİ | Toplumsal Analiz

Karakterin Sessizliği

Uzun zamandır birçok insanın içinde, tarifi zor ama ağırlığı belirgin bir duygu dolaşıyor:

Bir şey eksik.

İlişkiler var ama derinlik yok; temas var ama iz bırakmıyor. Sanki hayatın içinden samimiyet ve ruh çekilmiş, geriye sadece biçimsel ritüeller kalmış gibi. Asıl kırılma insanların değişmesi de değil aslında; “normal” olanın yer değiştirmesi.

​Bir süredir hissettiğimiz bu eksiklik, basit bir davranışa veya geçici bir alışkanlığa indirgenemez. Bu durum, daha çok insanın kendisiyle ve ötekiyle kurduğu bağdaki o tehlikeli gevşemeye işaret ediyor:

İnsanlar var ama tam olarak orada değiller; sözler var ama bir yere dokunmuyor.

Belki de tarihte ilk kez, bu kadar çok şey görünürken insan bu kadar az hissediliyor. Karakter, yerini görüntülere ve simülasyonlara bırakarak sessizce geri çekiliyor.

Görünmekle Yetinen Benlikler

​Gün içinde sayısız temas kuruyoruz, ancak bunların çok azı gerçek bir “karşılaşmaya” dönüşüyor. Konuşuyoruz ama birbirimize değmiyoruz; tepki veriyoruz ama sorumluluk almıyoruz. Bu eksiklik bir beceri ya da zayıflık meselesi değil; daha derinde, kendi ağırlığını taşıyamayan bir benlik haliyle ilgili.

​Samimiyet geri çekildikçe yerini temsile bırakıyor. İnsan, kendisi olmak riskine girmek yerine, dijital vitrinlerde görünmekle yetiniyor. Çünkü “olmak”, giderek daha ağır, daha maliyetli bir zanaat haline geliyor.

Sonuçta ise giderek daha fazla insan, kendi hayatının başrolü yerine, başkalarının izlediği bir sahnede figüran gibi yaşamaya başlıyor.

Akışkan Dünya ve Karakterin Çözülüşü

​Sosyolog Richard Sennett, karakterin zaman içinde, süreklilik arz eden tercihlerle kurulduğunu söyler. İnsan; tekrar eden seçimleri, sürdürdüğü bağlılıkları ve emek verdiği ilişkileriyle kendini inşa eder. Ancak bugünkü hayat, bu sürekliliği taşıyamayacak kadar kesintili ve fragmanlar halinde akıyor. Başlanan şeyler tamamlanmadan bırakılıyor, kurulan bağlar derinleşmeden çözülüyor.

​Mesele yalnızca hız da değil; tekrarın ortadan kalkması da büyük sorun teşkil ediyor. Çünkü insan, aynı şeyde sebat ederek derinleşir; aynı bağı sürdürdükçe kök salar ve karakter oluşturur. Hiçbir şey sürmeyince ne bağ kalıyor ne de derinlik.

​Sosyal medya, bağ ve derinlik kaybının en somut yansıması olarak ortaya çıkıyor. Çünkü bu düzlemde temas hızlı, tüketim hızlı, unutma ise çok daha hızlı seyrediyor. İnsan kendini sergiliyor ama kendini ortaya koymuyor. Kendini anlatıyor ama içini açmıyor. Birçok ilişki artık bir bağ olarak değil, tüketilmesi gereken bir “deneyim” olarak yaşanıyor. Senett’in anlatılarını takip edersek; insan, inşa ederek medenileşir ve derinleşir. Ancak bugünün dünyası, inşa etmeye izin vermeyen bir akışkanlığa sahip.

Emek, sonuç vermeden kesintiye uğradığı için insan artık üreterek değil, tüketerek var olmaya çalışıyor. Oysa tüketim derinlik üretmez; derinlik olmadan ise ne karakter inşa edilebilir ne de sahici bir insanlık.

Normalin Yer Değiştirmesi

​Karakter sessizleşirken, “yeni normal” de sinsice kendi zeminini yaratıyor. Bu süreç birbirini besler nitelikte ilerliyor:

Normal kaydıkça karakter geri çekiliyor; karakter geri çekildikçe yeni normal daha kolay kabul görüyor.

Çok değil, bundan 15-20 yıl önce ayıplanan bencillik, duyarsızlık, kabalık ve yüzeysellik gibi davranışlar, bugün “sınır çizmek” ya da “kendini öncelemek” adı altında meşrulaştırılıyor. İlgisizlik “denge”, umursamazlık ise bir “güç gösterisi” olarak pazarlanıyor.

​Zygmunt Bauman’ın “Akışkan Modernite” kavramı, bu dönüşümün zeminini çok iyi açıklar. Kalıcı olan her şey bağlılık ve sorumluluk gerektirdiği için, akışkan dünyada kalıcı olan ne varsa zayıflar. İnsanlar bağ kurmak yerine geçici temaslarla yetinir. Çünkü bağlanmak risklidir, duyarlılık insanı kırılgan hale getirir. Kendini korumak isteyen insan “hafiflemeyi” seçer. Ama her hafifleme aynı zamanda bir eksilmedir. Zamanla bu eksilme bir norma dönüşür ve nihayetinde insan, hayata eksik devam etmeyi kanıksar.

​Bugün artık, kendini açıklamak yerine mesajı yarıda bırakmak, anlamaya çalışmak yerine konuşmayı sonlandırmak, sessizce ortadan kaybolmak yadırganmıyor.

Teoride kimsenin doğru bulmadığı bu davranışlar, pratikte çoğunluğun sığınağı haline geliyor. Normal de böyle değişmez mi zaten? Bir şey önce garip gelir, sonra alışılır, en sonunda ise artık sorgulanmaz.

 Karakterin Sessiz Geri Çekilişi

​Gerçek bir temas ve samimi bir karşılık bulamayan insan, bir süre sonra enerjisini korumak için kendi kabuğuna çekilir. Bugün karşılaştığımız kitlesel yalnızlık arzusu, basit bir içe kapanma değil, bir tükenme halidir. Karşılaşmalar artık bizi beslemek yerine yıprattığı ve eksilttiği için, yalnızlık bir mahrumiyet olmaktan çıkıp, daha az yorucu bir sığınak haline geliyor.

​Bu noktada karakter tamamen yok olmaz, sadece sahneden çekilir. Ortaya çıkan boşluk ise yapay temsillerle doldurulur. İnsan artık bir “duruş” değil, bir “izlenim” taşımaya başlar. Derinliğin yerini alan bu yüzeysellik ise kimseyi sağlam bir zeminde tutmaya yetmez. Zira insan yüzeyle temas edebilir ama yüzeyde kök salamaz.

Sorun, insanların basitçe değişmesi değil; artık neyin “insan” sayıldığının belirsizleşmesidir. Bu belirsizlikte insan, karşısındakinden ziyade karşılaşmanın kendisinden uzaklaşır. Çünkü aynaya ya da ötekine baktığında gördüğü şey bir insan değil; bir temsil, bir vitrin, bir izlenimdir.

Temsillerin Gürültüsü Karakteri Sessizleştiriyor

​Karakter büyük gürültülerle değil, sessizce geri çekilir. Yerini ise içi boş bir kakofoniye dönüşen temsillerin yoğunluğu alır:

Daha hızlı, daha uyumlu ama asla derinleşemeyen bir ‘görünürlük’tür bu.

Çağımızın en sessiz ve en tehlikeli kırılması da muhtemelen budur:

İnsan insandan uzaklaşmıyor, bu anlamsız gürültünün/temsillerin içinde kayboluyor.

Ve bir süre sonra, insan gibi duran her şeyin aslında insan olmadığını fark etmenin o soğuk ürpertisiyle baş başa kalıyor.

Çünkü karakter sessizleştiğinde, asıl kaybolan şey insanın derinliği oluyor.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir