Herkesi Sevmek Zorunda Değilsin: Kedilerden Öğrendiklerim #5
Bilirsiniz, kediler bazı insanların ruhuna dokunup yanlarından ayrılmazken, bazılarına yaklaşmazlar bile. Kendi dünyalarında da durum farklı değil.
Evde altı kedim var; aynı çatı altında, aynı suyu içip aynı mamayı yeseler de her birinin alanı ve seçimi bambaşka. Biraz gözlem gücüyle kimin kimle dost olduğunu, kimin kiminle sadece “ev arkadaşı” olduğunu hemen anlarsınız. Sokakta beslediğim o koca kolonide de durum aynı.
Kediler seçici canlılar; sevgilerini rastgele dağıtmıyorlar. Aslında onların bu netliği, insan ilişkilerine dair o meşhur “herkesi sevme zorunluluğu” yanılgısına karşı hayli öğretici bir duruş sergiliyor.
Seçici ve Derin Sevgi
Erich Fromm, Sevme Sanatı’nda sevginin bir duygu değil, bir “eylem” ve seçici bir enerji olduğunu hatırlatır bize.
Oysa modern zaman, sevgiyi sınırsız bir kaynakmış gibi sunup onu toplumsal kabul görme bileti haline getiriyor.
Peki, neden herkesle iyi geçinmek, herkesi sevmek zorunda hissediyoruz?
Bunun altında aslında çok eski bir evrimsel kalıntı yatıyor: Dışlanma korkusu.
İlkel dönemlerde kabileden atılmak, fiziksel bir ölüm demekti.
Beynimiz hala o ilkel bölgede yaşıyor ve ‘herkes tarafından sevilmezsem güvende değilim’ sinyalleri gönderiyor.
Ancak modern dünyada bu korku, Byung-Chul Han’ın tarif ettiği o ‘pürüzsüzlük’ dayatmasıyla birleşiyor.
Sistem, çatışmasız, pürüzsüz, herkesle uyumlu bir akış bekliyor.
Birini sevmemek veya ona mesafe koymak, sistemin düzenini bozan bir “gürültü” olarak kodlanıyor.
Sonuçta bizden beklenen; karakterimizden ödün vererek herkesle uyumlu kalmamız oluyor.
Bu beklenti üzerine biz de, sanki herkese aynı duygusal yatırımı yapmak zorundaymışız gibi aynı sahte nezaketi dağıtıyoruz.
Bu sahte nezaket performansı; aslında sevilmeme korkusunu bir maskeyle gizleme çabası ya da herkesin dünyasında yer edinebilmek uğruna kendi sınırlarımızdan feragat ettiğimiz o güvenlik kalkanı oluyor.
Eğer herkese aynı ölçüde ‘sevgi’ gösteriyorsak, aslında gerçek bir bağ kurmaktan kaçınıyor ve hatta sevgimizi cılızlaştırıyor olabilir miyiz?
Kediler bize bu konuda farklı bir perspektif sunuyor: Bir kedinin çevresinde her zaman özel dostları vardır; diğerleriyle ise çatışmadan, mesafesini koruyarak yaşayıp giderler.
Belki de bu yüzden kurdukları bağlar bu kadar sahici.
Kediler sevgiyi bir zorunluluk olarak değil, bir tercih olarak deneyimliyor; onlar için sevgi bir tüketim maddesi değil, hesapsız bir varoluş biçimi.
Bu yüzden onların dünyasında sevgi, her yöne dağılan cılız bir ışık değil; sadece doğru yere odaklandığında parlayan, keskin ve sarsılmaz bir hakikat olarak beliriyor.
Bir Arada Yaşama Sanatı: ‘Mesafe’nin Gücü
Sevgi herkesle kurabileceğimiz bir bağ değil belli ki; ancak saygı ve tahammül, toplumsal bir arada yaşamanın en temel şartıdır.
Kedilerime bakıyorum; onlar her zaman “dost” değiller.
Biri ötekinin yanından geçerken hafif bir homurtu çıkarıp hoşnutsuz bir tavra bürünebilir veya birbirlerinin alanına fazla yaklaştıklarında kısa bir soğuk bakışma yaşanabilir. Bunlar çok doğal elbette.
Ancak tüm bunlara rağmen, aynı odada —aralarındaki o görünmez ama net mesafeyi koruyarak— huzursuzluk çıkarmadan birlikte var olabiliyorlar.
Ara sıra yaşanan boğuşmaları saymazsak, genel olarak birbirlerinin varlığını tolere ediyor, sınırlarına saygı duyuyorlar.
Bu durum, bana kalırsa, bir insanın geliştirebileceği en büyük medeniyet becerisidir:
Sevmediğin veya enerji alanına dahil etmek istemediğin birine katlanırken nezaketini koruyabilmek. Ama hiç bir maske takmadan…
Modern dünyada bizler, sevmediğimiz biriyle aynı ortamda olduğumuzda genellikle sahte bir şirinlikle maske takıyoruz; yani ‘aslında seni seviyorum’ mesajını vererek çatışmadan kaçmaya çalışıyoruz.
Bu, enerjimizi tüketen bir ‘yakınlık performansı’ olarak tanımlanabilir.
Oysa kediler bize ‘üçüncü yolu’ gösteriyor: Performans değil, tarafsızlık.
Onlar, karşılarındakini sevmek zorunda hissetmedikleri gibi, seviyor gibi görünmek zorunda da hissetmiyorlar. Sadece mesafelerini koruyorlar. Zira birine var olma alanı bırakmak, onu çok sevmeniz gerektiği anlamına gelmez; bu sadece onun da bir birey olduğunu kabul ettiğinizin göstergesidir.
Kedilerin o asil duruşu, sahte bir gülümsemeyle yakınlaşmak değil; aradaki mesafenin varlığını onurlandırarak, gürültü çıkarmadan, çatışmaya girmeden ‘sadece orada’ olabilmeyi öğretir bize.
Bu, basitçe: sınırların korunarak birlikte yaşanabilmesidir.
Kendine Sadakat: Onay Arayışından Özgürleşmek
Peki, içimizdeki o “herkesle iyi geçinme” dürtüsü neden bu kadar baskın?
Bu inancın altında çoğunlukla, “yeterince iyi değilsem sevilmem” korkusu yatıyor.
Herkesi sevmek zorunda olduğuna inanan zihin, aslında “herkes tarafından sevilmek” isteyen zihindir.
Kendisini bütün ve değerli hisseden biri, sevgisini bir sosyal sigorta gibi herkese dağıtma ihtiyacı duymaz. Bir diğer tanımla sınırlarına sahip çıkar.
Çoğu zaman insanları sevmeye çalıştığımız için değil, onların gözünde “iyi biri” olarak kalmaya çalıştığımız için sınır koyamayız.
Bir daveti reddederken, bir ilişkiye mesafe koyarken yaşadığımız suçluluk duygusu, hep kendi huzurumuzu başkalarının onayına emanet ettiğimizin işaretidir.
Oysa olgunlaşmak, bazı insanların sizi yanlış anlamasına rağmen kendi sınırlarına sadık kalabilmektir.
Kediler sevilip sevilmeme gibi bir dert taşımazlar; varlıkları onay arayışına ihtiyaç duymaz. Onlar sadece kendi içsel bütünlüklerine yaslanırlar.
Tam da kedilerin o kendinden emin var oluşlarından hareketle; eğer bugün “herkesi sevmek zorundayım” hissiyle enerjinizi tüketiyorsanız, kendinize şu soruyu sorun:
Bu zorunluluk bir başkasına duyduğum sevgiden mi, yoksa kendi onaylanma boşluğumu doldurma çabamdan mı kaynaklanıyor?
Unutmamamız gereken şey; kendi olma halimizin- otantik varoluşumuz- “herkese onay verme” gürültüsünden uzaklaştığımızda başladığıdır. İşte bu, tam anlamıyla kendimize sadakattir.
Seçme Özgürlüğü Olarak Sevgi
İnsanın en büyük yanılgısı, sevgiyi herkese eşit dağıtılması gereken bir ‘nezaket payı’ sanmasıdır. Oysa sevgi, bir performans değil; ancak seçilen ve o seçimin sorumluluğuyla derinleşen aktif bir varoluş biçimidir.
İşte bu yüzden, herkesi sevme ve onaylanma yükünü omuzlarımızdan indirmek, aslında insani bir zorunluluktur. Herkesle bağ kurmak zorunda hissettiğimiz bir dünyada, kurduğumuz hiçbir bağın hakkını veremeyiz ki zaten. Sevgimiz niteliğini yitirir ve sadece sosyal bir zorunluluğa dönüşür.
Kendi sınırlarımızı belirlemenin, bir dışlama veya kabalık değil, bir ‘kendine sadakat’ eylemi olduğunu öğrenmemiz gerek artık. Aynı şekilde, birini hayatımızın merkezine almamak ya da onunla yakın bir bağ kurmamak, ona düşman olduğumuz anlamına gelmez. Bu sadece, o kişinin varlığına kendi hayatımızın içinde yer açmayacağız demektir. Zira karşılıklı saygıyı koruyarak mesafeli kalmak, en az yakınlık kurmak kadar medeni bir tercihtir.
Belki de bu konuda en iyi öğretmenlerimiz kedilerdir; kiminle bağ kuracağını, kiminle sadece aynı odayı paylaşacağını, kiminle ise mesafeli kalacağını içgüdüsel bir asaletle belirlerler. Onlar, herkesi sevmek zorunda olmadıklarını bildikleri için kendi sevgilerini bu kadar sahici yaşayabiliyorlar.
Zaten hayat, herkesi memnun etmeye çalışarak kendi karakterimizi aşındırmak için çok kısa; sınırlarımızın bilincinde, kendi değerlerimizle yürümek için ise tam kararında.


