koronavirüs
DEVEKUŞU TERBİYECİSİ

Koronavirüs: Bir Turnusol Kağıdı Olarak Bize Öğrettikleri

Koronavirüs (Covid-19) henüz dünya gündeminin merkezine oturmadan birkaç ay önce, Wuhan’da hastalığın görüldüğü ilk günlerde, Netflix’te Pandemic belgeselini izlemiştim. Pandemic’i izlerken, insanın dünyasını bir anda değiştirecek; bağlı olduğu yapıları, rutinlerini, davranışlarını alt üst edecek bir yığın örneğin olduğunun farkına vardım elbette. Ancak bu farkındalık, izleme anında yaşanan ve bölüm bittiğinde azalarak kaybolan dehşet hissinin, birkaç gün boyunca ara ara gelen düşüncelerin ve belgeselin çevremdekilere verdiğim dizi-film önerilerinin arasında yer almasının ötesine geçmemişti.

İnsan, psikolojisini alt üst etmeye hazır olaylara şahit olduğunda, bir savunma mekanizması olarak, bunları yok sayıp gerçeklerle arasına mesafe koyuyor. Bu durumu, postmodern düşünür Baudrillard’ın Simülasyon Kuramıyla açıklamak da mümkün. Evimizden ve bizden çok uzaklarda yaşanan dehşet ve vahşeti, TV ekranlarından ya da internet üzerinden bir kurgu gibi izleyip sonra yaşamlarımıza kaldığımız yerden devam etmiyor muyuz?

İşte bu kez öyle olmuyor. Covid-19, çokça tartışılıp yorumlandığı gibi küresel ekonomik sistemin çehre değiştirmesine yardım eden ve bir geçiş noktası olarak tasarlanan biyolojik silah da olabilir, insanlığın doğayı tahribinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmış da olabilir. Hatta zorbalaşarak dünyayı iyiden iyiye yoran insanlığa bir mesaj da olabilir. Her ne olursa olsun, hepimizin hayatını değiştirmeye başlayan, sonuçları uzun vadede ve küresel ölçekte ekonomik, sosyokültürel ve politik olarak fazlasıyla gerçek olacak bir salgın bu.

Türkiye’de ilk vaka henüz bir hafta önce açıklanmış olsa da, toplumsal hayatımızdaki etkileri ve toplumun verdiği reaksiyonlar açısından söylenecek bir yığın data geçti bile elimize. Öyle hızlı gelişmeler oldu, uyum sağlaması zor öyle değişimler oldu ve oluyor ki, koronavirüs etkisinin toplumumuzdaki yansıması adeta bir turnusol kağıdına dönüşüyor. Toplumu uzunca  bir süredir etkisi altına alan pek çok olumsuz nitelik, bu olağandışı gelişmelere verilen reaksiyonlarla bir bir teyit ediliyor. Bir bakıma koronavirüs günceleri, toplumumuzu toplum olmaktan çıkaran bu niteliklere ayna tutuyor.

UNUTKANLIK

‘Toplumumuz balık hafızalı diyen düşünürleri toplum düşmanı ilan etmenin bir anlamı yok’la başlayalım mı? Toplum olarak unutkanız. Şunu soralım: Korona, orama burama gibi saçma sapan geyiklerin döndüğü eşiği ne zaman geçtik? 250 felsefe kitabı okuyan ‘çocuk’ Atakan’ın önce göklere çıkarıldığı, sonra da oradan sert bir şekilde yere bırakılıverildiği zaman dilimi çok uzak değildi. İdlib’deki gelişmelerle yaşadığımız duygusal gelgitler, toplumun şehit sayısı üzerinden gırtlak gırtlağa geldiği ve ne için slogan atmaları gerektiğinin söyleyenmesini bekleyenlerin ortaya karışık-duygusal ve düşünsel anlamda-  tweetler attıkları günler inanın çok geride kalmadı.

Ülkenin içinde bulunduğu siyasal karmaşada artık neyi savunacağını bilemez hale gelmiş insanların ülkeyi hiçbir yere götürmediği için karanlığa ve umutsuzluğa boğmaktan başka işe yaramayan tartışmalarının hafızalarda yer etmemiş olması normal karşılanmalı. Ancak hiçbir işlevi kalmamış millet meclisinde çıkan kavgada, bir vekilin kafasına vuran diğer vekilin vurduğu elinin üç yerden kırılması sonucu ‘ne taş kafalı adammış’ denmesi, koronavirüsten önceki son gündemimizdi hatırladığım kadarıyla.

İlk vakanın açıklanmasıyla birlikte gözümüzü diktiğimiz vaka-ölçerin yerinde, sınır kapısında bekleyen-ya da sınırı geçtiği iddia edilen mültecilerin sayısı vardı. Her gün binler eklenen. Türkiye’nin ve Yunanistan’ın karşılıklı iteklediği insanlar ve çocuklar vardı. Mültecileri bir ‘ensar’ gibi sahiplenip gelmelerini isteyenler, en son defolup gitsinler yazıyordu gazete köşelerinde. İlk vakadan önceki son gündemimiz buydu tam olarak.

Artan işsizlik ve rakamlara yansımamasına rağmen hissedilen enflasyonla kabul etmek zorunda kaldığımız ekonomik zorluklar da koronavirüs öncesi son hatırladığımız müzmin gündem olarak not edilmeli. Sebebi dış güçlerin bize kurduğu kumpaslar ya da kötü yönetim olabilir. Arzu ettiğiniz yoruma bağlı. Seçenekler bol malum. Öyle ki, artık toplum olarak alışageldiğimiz gibi, olur da kazara bir gerçek üzerine uzlaşırsak da, o gerçeğin sebepleri hakkında asla ortak toplumsal bir uzlaşımız olmadığı da hatırlanmalı. Bugünlere ışık tutması açısından. Koronavirüsün etkisi hissedilmezden önce konuştuğumuz konular aşağı yukarı bunlardı özetle.

BENCİLLİK

Koronavirüs, bir turnusol kağıdı olarak toplumumuzun bencilliğini teyit etti. Son zamanlarda toplumdaki bozulma çokça dile getirilir olmuştu malum. Modern dünyaya farkındalıkla ya da farkında olmadan uyum sağlamaya çalışırken, bireysellikle bencilliğin karıştırıldığını ve sorumluluk sahibi olmak anlamına gelen birey olmanın yerden yere vurulmasına karşın bencilliğin yüceltildiğini ben de yazılarımda bolca dillendirmeye çalışıyordum.

‘Eski değerlere dönelimci’ler- hangi değerler olduğunu onlar da bilmiyor- toplumun ‘ıslahı’nın muhafazakarlıkla, kültürel dinle sağlanacağını iddia edenler, toplumdaki bozulmayı görmezden gelip olur olmaz makyajlarla ayakta tutmaya çalışırken öyle bir şey oldu ki, sonuçları itibariyle büyük bir dönüşümü getireceği muhakkak. İlk günlerde hijyen malzemelerinin kara borsaya düşmesi, market raflarının yağmalanması ve tabi ki karantinayı delmeye çalışanlar toplumun her kesiminin artık kendinden başka kimseyi düşünmediğini göstermiyor mu?

Kolonya ve Market Stokçuluğu

Kolonya ve dezenfektanlardan steril maske ve makarnaya kadar kat kat yükselen –yükseltilen- fiyatlar, teyit edilmiş balık hafızalarımıza kazınmazsa diye tarihe not düşüldü, öyle değil mi? Biz öyle söylendiği gibi zor günde başkasına yardım eli uzatan, haddini hududunu bilen, yüksek ahlaklı, yardımsever ve paylaşımcı bir toplum muymuşuz? Yoksa milenyumlarca uzanan kökleriyle, kıtalarca kurduğu hakimiyetle ve damarlarındaki asil kanla avutulmaya çalışılan bencil bir toplum muymuşuz?

Kıtlık çıkmışçasına marketleri yağmalamaktan bahsedelim biraz da. İnsanın bilinmezden korkup kendini güvenceye almak istemesi psikolojik olarak normal karşılanabilir. Dünyanın dört bir yanından salgın haberleriyle birlikte market raflarını boşaltma haberleri geldi nitekim. Ancak, ihtiyacının fazlasını almaktan ve böylece ihtiyacı olan başkalarına fırsat vermemekten utanmak şöyle dursun; odaları, kileri, dolapların içini-üstünü, yatakların altını erzakla doldurup tüm bunları çektiği videolarla paylaşarak övünmek, bozulmuş bir toplumu işaret etmiyor da başka neye karşılık geliyor?

Market bahsi açılmışken, salgının ülkemizdeki yankılarının daha ilk günlerinde sosyal medyada yan yana iki fotoğraf paylaşıp, bakın soldaki inançsız Migros müdavimleri bakın raflar bomboş, sağdaki de tevekkül sahibi BİM müdavimleri bakın raflar dolu diye toplumu böyle olağanüstü bir anda bile bölmeye, ötekileştirmeye, yaralamaya çalışan virüsler, hepiniz marketlerdeydiniz, hepiniz oradaydınız.

‘Karantina Eylemcileri’

Bencilliğe dair bir başka kanıt karantina ‘anarşist’leriydi hiç şüphesiz. Anayasanın temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması maddesinin muhatabı olduklarını bilmelerine gerek yoktu aslında. Polis eşliğinde götürülmüşlerdi yurtlara ve bilgilendirilmişlerdi. Salgının Suudi Arabistan’ın bile bilime göz kırpmasına neden olacak kadar ilerlediği, hatta Kabe’nin bir süreliğine boşaltıldığı dönemlerde umredelerdi. Yani işin ciddiyetinin ortaya çıktığı zamanlarda kendilerini ve sonrasında temas edecekleri herkesi tehlikeye atacakları riskli bir ortama kendi rızalarıyla gitmişlerdi. Buna rağmen ülkeye alındıklarında kendilerine uygulanacak karantinayı bir hakaret olarak gördüler. İçlerinden birinin öğrenci yurtlarına ‘ahır’ benzetmesi yapması, ülkenin genç nüfusunun ya da benim gibi üniversite hayatının bir bölümünü yurtta geçiren yetişkinlerin kalbini epey kırdı. En çok da onlar için gecenin bir yarısı yurtlarını boşaltmak zorunda kalan öğrencilerin.

Yerleştirildikleri yurtlardan kaçmak için-bir kısmı- polisle çatışan, hatta polise tükürmeyi göze alan, otobüs kiralayarak kaçak bir şekilde evlerinin yolunu tutmuşken yolda yakalananların ‘devlete ve mevcut sisteme’ eleştirel bakıp eylem yapan sosyal gruptan olmadıkları varsayıldığından, bu ‘anarşik hacılar’ sosyal medyanın gündemine bir mizah malzemesi olarak oturdu. Oysa bu vakalar, başlı başına toplumun en iddialı ‘ahlaki değer’ savunucularının bile bencilliğini ortaya koyar vaziyette bir kanıt ve insanların düşünce dünyasında depremlere neden olacak şekilde tarihe not düşüldü.

 SEÇİLMİŞLİK HİSSİ

Wuhan’dan yayılmaya başladığında lokal etkide kalması olasılığına çokça bahse girilen Koronavirüs, Çinlilere öyle yakıştırıldı ki, Amerikan Başkanı Trump Covid-19’u Çin gribi olarak anmaya devam ediyor. Çinlilere hak ama bize müstehak değilmiş gibi. Burada insan türünün eşitliğini gözler önüne seren, bu olağan dışı yaşananlara bir anlam vermek isteniyorsa mantıksal ve etik olarak ‘hepimiz insanız’a çıkabilecek ders nasıl oldu da ırkçılığa evrildi?

Hızla yayılan virüs önünde, ölüm önünde, felaketler önünde insanların eşit olduğu sonucu doğrudan çıkmasına rağmen, nasıl oldu da virüsün seçici davranmadığı insan, kendi kendini üstün ya da aşağı diye etiketledi? Gelmiş geçmiş en tehlikeli virüs olan ‘seçilmişlik yanılsaması’ ile tabii ki. Koronavirüs, toplumumuzdaki seçilmişlik yanılsaması hastalığını da net bir şekilde ortaya çıkardı.

Türk genine virüs tutunamıyormuşla başlayan, ‘Müslümanı Allah korur’, ‘Türke bir şey olmaz’, ‘biz abdestli milletiz’le devam eden söylemler çok tehlikeli bir noktaya gelmiş durumda, farkında mısınız? Camii Allah’ın evi, Allah’a sığınanlara bir şey olmaz diyerek ‘doğal’ seyrinde ilerleyen bir salgın en çok umredeki etkileşimlerle doğal taşıyıcı haline gelenler tarafından yaygınlaştığında bu söylemleri ‘inançlı’ insanlar düşün dünyasında nereye koyacaklar? Bilimin önüne illaki dini koymaya çalışan, bilimle dini illaki çatıştıran bu aymazlık kime huzur veriyor, kime nasıl bir katkı sunuyor? Hep bu vazgeçilemeyen rüya: seçilmişlik fantazisi.

‘Koronaya Dedim Ki Gelme’

İnandıkları dinin kitabında ‘İsrailoğulları’nın Allah tarafından seçilip kutsandıklarına olan ‘yanlış’ inançlarına genişçe yer verip bunu kınayan bir Allah’a iman ettiklerini iddia edenlerin, 132 kere şu duayı okuyun koronadan korunursunuz diyerek ortaya serdikleri kendini beğenmişliğin, kibrin, seçilmiş olduklarına dair inançlarının farkında mıyız? Koronayla görüşen ve bu topluma zarar vermeyeceği bilgisini alan şeyhler bu toplumda yaşıyor ve insanlar bu söylemlere inanıyor. Ben bu yazıyı yazarken, sosyal medyada ve whatsapp gruplarında korona rüyası görüp peygamberden ilaç tarifi alanların ses kayıtları artarak yayılmaya devam ediyordu.

Bu vahim durum başlı başına cehaletle açıklanamaz. Kolay yoldan paçayı sıyırmayı hayal edenler, emek vermeden ‘cennet’ umanlar, torpille ‘dünya ve ahiretlerini’ garantileyenler aynı zihniyetin ürünü değil de nedir? En eşit olmamız gereken bir durumda bile ‘üstün’olabileceklerine dair inançlarını koruyanlar, arka planda ‘seçilmiş ve üstün’ olmayı bilinç ve davranışlarına download etmeye devam ediyor. Bu inanç, ‘dünya hayatı’na da fazlasıyla yansıyor.

Eşitler Arasında Hep En Birinci Sınıf

Karantina konusunda Avrupa’dan gelen şöhretli, itibarlı ve paralı isimler de ayrıca hatırlanmalı. Virüs bize bulaşmazsa, onlara hiç bulaşmaz. Karantina süresini doldurmadan kendini dışarı atan isimler ardı ardına sıralandı ve basına-sosyal medyaya yansıdı. Bu eşitsiz durum da balık hafızalarımızda yer etmez diye tarihe not düşüldü.

Koronavirüs için test imkanına erişimdeki eşitsizlik (bazı özel hastanelerde yüksek ücretli test uygulanması), ‘Evinde Kal Türkiye’ kampanyasında dışarıda kalıp çalışmak zorunda kalan emekçilerin içinde bulunduğu risk, bir gün dahi çalışamazsa yemek, yiyecek, barınma ve diğer temel ihtiyacını karşılayamayacak gruplar için henüz bir önlem alınmamış olması da koronavirsün bile eşitleyemeyeceği bir dünya-toplum sistemi içinde olduğumuzu gözler önüne serdi.

Koronavirüs için eşitlik, ortak kader, aynı gemideyiz gibi felsefi gerçeklikleri hatırlatan mesajlar paylaşan her aklıselim ve iyimser fikir önderi, yüzyılın eşitleyici etkeni olarak tanımladıkları koronavirüsün bile insanları eşitleyemeyeceği kabulüyle yavaş yavaş geri adım atmaya başladı.

GERÇEKLERDEN KAÇMAK

Toplum olarak gerçekleri duymayı sevdiğimiz pek söylenemez. Her ne kadar kaos sevici bir yanımız da olsa, gerçeklerle yüzleşmek yerine inkarı tercih etmek gibi bir kaçınma psikolojisine sığındığımız yadsınamaz. Özellikle son zamanlarda şeffaflık ve gerçekleri öğrenme isteği, çoğunlukla felaket tellallığı yapmaktan toplum düşmanlığına ve vatan hainliğine uzanan bir nobranlıkla etiketlendi. Şeffaflık, demokrasinin ve medeni-yetişkin bir toplumun doğal bir ihtiyacıyken, çocuk kalmış-ergen toplumların masal ve hikaye seviciliğinde takılı kaldığını söylemek mümkün.

Çin’in Wuhan kentinde baş gösteren hastalığın bir salgın olabileceğine dikkat çektiği için yetkililer tarafından halkı galeyana getirmekle suçlanan Dr.Li, öldükten sonra kahraman ilan edilmişti. Halkı paniğe sürüklemekle gerçekleri ortaya çıkarıp tedbir alınmasını sağlamak arasındaki büyük farkı Çin geç fark etti. Kötü gerçeklere ilişkin uyarılar toplumumuzca da kabul görmüyor, üstelik aşırı tepkilerle karşılanıyor. Bu tepkiler ‘açma şu şom ağzını’ gibi deyimlerle de kalmıyor.

Koronavirüsle mücadele için önümüzde dünya ülkelerinden olumlu ve olumsuz pek çok örnek bulunmasına karşın, canla başla çalışan sağlık çalışanlarının olayın ciddiyetine dair uyarıları şeytan taşlanırmış gibi taşlanıyor. Son olarak bir hastanede asistanlarını bilgilendirme ve ‘olası savaşa’ hazırlama amaçlı eğitim toplantısı yaptığı sırada gizli çekilen görüntülerinin sızmasıyla bu eğitimi veren doktor, Akit gazetesi ve sosyal medyadaki masal seviciler tarafından çok ağır hakaretlere maruz kaldı. Ve birileri hala sanki bu ülke, içinde yaşayan herkesin değilmiş gibi, bu toplumdaki herkes olası kötü senaryolardan etkilenmeyecekmiş gibi birilerinin ‘koronavirüs gelsin diye ellerini ovuşturduğunu’ sanıyor.

VE OLMAZSA OLMAZ KUTUPLAŞMA

Bir toplumu toplum yapan; ortak değerler, amaçlar, inançlar ve de birlikte yaşama arzusudur. Uzun zamandır kaybettiğimiz toplum olma özelliğimizi yeniden kazanma umudu; aynı risk altında olmak ve gerçekten aynı kaderi paylaşmak gibi gerçeklere rağmen giderek azalıyor. Dayanışma içinde olmayı beklemek zaten çoktandır naiflik sayılıyor. 

Türkiye’de ilk vakanın açıklanmasının ardından herkesin zorunlu gündemine dönüşen Koronavirüs öncesinde, sosyal medyada hatırladığım son şaşkınlığım, Kadınlar Günü’nde su almak isteyen bir grup kadın eylemciye su satmayan büfeciyi savunmak için açılan hashtagte okuduğum mesajlardı. Kadın cinayetlerini durdurun demek için yürüyen eylemcilerin teröristliği, vatan hainliği, dinsizliği, orospuluğu falan kalmamıştı da, sıradan bir büfeci nasıl birdenbire halk kahramanı olmuştu, onu çözemeden şalteri yeni bir umutsuzlukla indirmiştim bile.

Daha önce bu kadar hızla yayılan bir hastalığa şahit olduk mu? Hayır. Daha önce okullar böyle bir tehdit altında tatil oldu mu? Hayır. Daha önce herkes distopya filmlerindeki gibi eve kapandı mı? Hayır. Küresel ölçekli bu denli yoğun etkisi olan bir olaya şahit olduk mu? Hayır. Peki bu denli ciddi sosyal bir sarsıntıda sosyal medyada sonunda bir toplum olduğumuz hatırlandı mı? Hayır.

Salgın için önlemlerin alınmasına başlanan ilk günlerde; sosyal medya ‘umreciler/ayyaşlar’, ‘umreden gelenler/avrupadan gelenler’, Bimciler/Migrosçular, camiler kapatılsıncılar/barlar kapatılsıncılar’, ‘maske takıncılar/maskeye gerek yokçular’, ‘kellepaçacılar/genciler’, ‘vatanseverler/vatan hainleri’, vs. diye bölünüp birbirine siper aldı.

‘Gavur’ Yapsın, Biz Sövelim

Tüm insanlık için, bilim dünyasına bir katkı sunabileceğimize dair hiç umudumuz olmadığını dile getirmemeye dikkat ederek ‘gavurları’ aşı üretmeleri için dört gözle beklerken, televizyon ekranlarına çıkıp utanmadan salgının sebebini zinayla, eşcinsellikle, türlü cinsel fantazilerle açıklamaya çalışanlar; sizler gibiler var olduğu, el üstünde tutulduğu sürece biz asla güzel değerlere sahip bir toplum olamayacağız.

Sebep olduğumuz ortak kötülüklerin suçunu hep ötekine atmaya devam ettikçe, her durumda bir öteki, bir düşman aradıkça biz iyi bir toplum olamayacağız. Dünyaya güzel bir katkı sunmadan, sadece sınırlayıcı, ötekileştirici, yorucu, bıktırıcı dile başvurdukça hiç umudumuz olmayacak.

SONUÇ YERİNE ESKİ BİR HİKAYE

Günün birinde bir şehre yağmurlar yağmaya başlamış. Yağmur öyle hızlı yağıyormuş ki, bir sel felaketiyle sonuçlanacağı belliymiş. Adamın biri ısrarla uyarıları dikkate almıyormuş. Gelen geçene ben kurtulurum, dua ediyorum diyormuş. Sular yükseldikçe, merdivenlere tırmanmış. Dua ediyormuş, Allah’ın onu kurtaracağından çok eminmiş. Sular öyle yükselmiş ki çatıya çıkıp beklemeye devam etmiş. Sonra bir kayıkçı gelmiş, adamı kurtarmak istemiş, sonra başkaları. Adam ısrarla duymak ve görmek istemiyormuş. Sanki gözleri ve kulakları mühürlenmiş. Hikayenin devamını biliyorsunuz zaten.

Bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir