koronavirüs-risk toplumu
DEVEKUŞU TERBİYECİSİ,  PSİŞİK HALLER

Risk Toplumu: ‘Bizi Koronavirüs Değil de Korkusu Mahvedecek’

Koronavirüs salgını etkisini her geçen gün artırırken, bireysel ve toplumsal ruh halimizin makas değiştirmişçesine savrulduğu da gözlemlenebilir hale geliyor. Bilinmez ve kontrol edilemez bir ‘düşman’la karşı karşıya olmamız, doğal olarak büyük bir güvensizlik hissi doğuruyor. Bu güvensizlik ve endişe hali hepimize yansıyor. Farklı kişilik örüntülerinde, farklı savunma mekanizmalarıyla ortaya çıkan tepkilerin her birinin temelinde ‘kaygı ve endişe’ var.

Toplumun umursamazlığa meyilli karakter yapısını oluşturan kesimi ‘işi olmadığı halde, sırf evde olmaktan sıkıldığından’ sokakları doldurmaya devam ederek savunma mekanizması olarak ‘inkar’ı tercih ediyor. Bize bir şey olmazcıların inkar eğilimleri, sorumsuzluk olarak yansıyor topluma. Diğer yandan dayanıksızlık şemaları güçlü, temkinli, şüpheye ve endişeye meyilli karakter yapıları ise aldıkları önlemlerden bir türlü emin olmadan kaygılarını paranoyaya taşıyor. Her iki uç kesim ve bunların arsındaki spektrumdakiler farklı davranış kalıplarına başvursa da ortak noktamız endişe hali. Belirsizlik ve güvensizlik hissi.

Risk Toplumu

Aslına bakarsanız, bu keskin emniyetsizlik hissi koronavirüs salgınıyla başlamadı. Çağımızda zaman zaman yoğun olmakla birlikte bu ruh halini deneyimledik. Nükleer silahların kullanılması korkusu ya da santral sızıntısı, terör saldırıları, siber saldırılar, yapay zekanın geliştirilmesiyle insanlığın geleceğine ilişkin öngörüler, iklim değişikliği, genetiği değiştirilmiş gıdalar, su krizi vb. gibi zaman zaman yakın ve yoğun hissedilen, zaman zamansa uzun vadede endişelere neden olan gelişmeler geç-modernizmin risk unsurlarını oluşturuyor.

Modern öncesi dönemde insanın içinde bulunduğu güvensiz durumlar ya da yaşanan felaketler sihir, büyü, kader olarak açıklanıyordu. Risk, onlara göre insanın kontrol edemeyeceği bir yerlerden geliyordu. İnsanlık, doğayı kontrol altına almasıyla birlikte risklerin sorumluluğunu da almıştı. Örneğin, depremler vardı evet, ama fay hattında yerleşim yerleri yapılmadığında, binalar sağlam inşa edildiğinde insan önlemlerini almış oluyordu. Ayrıca fabrika yangınlarına ya da araba kazalarına karşı sigortayı bir güvence olarak geliştirmişti. Bugünse artık insan doğal akışın içindeki risklerle ya da kontrol edebileceği, sigortalayabileceği risklerle karşı karşıya değil. Kendi eliyle yaptığı, kendi ürettiği ve buna rağmen öngöremediği risk ve tehditlere karşı mücadele vermesi gerekiyor.

Anthony Giddens ve Ulrich Beck, sanayi devrimini takip eden iki yüz yıl boyunca öngörülebilir ve denetlenebilir olan dışsal risklerin, artık bilim ve teknolojinin hızla ilerlediği geç modernizm döneminde ‘imal edilmiş’, insan eliyle üretilmiş risklere dönüştüğünü söyler.  Modern toplumlar, Giddens’ın modernlik anolojisindeki gibi bir hız trenine, tehlike ve güveni aynı anda deneyimleyeceği bir hız trenine binmenin keyfini epeyce sürdü. Bugünse, bilim ve teknolojinin ilerlemesiyle birlikte artık insanın ürettiği ‘imal edilmiş’ risklerle karşı karşıyayız. Bir bakıma ‘yaklaşma-kaçınma’ ilişkisi içinde olduğumuz pek çok bilimsel gelişme yaşadık kısa dönem içinde; öngörülemez ve de bu sebeple kaygı verici olan. Bu sebeple modernizmin bu hız treni de artık risklerin öngörülemediği, denetlenemez tehditlerin arttığı bir yapıya dönüştü. Doğal olarak hızın verdiği haz, kaygıyla yer değiştirdi.

Geç Modernizmin Üretilmiş Riskleri

Dünya, artık insanın kendini asla güvende hissedemeyeceği bir yere dönüştü. Daha iyi bir yaşam ve refah toplumu arzusu; yerini daha güvenli bir yaşam arzusuna bırakıyor. Baş döndürücü bir hızla ilerleyen teknoloji insana bir yandan özgüven pompalarken, diğer yandan yine insanı ‘kontrolsüz güç, güç değildir’ sloganını hatırlatacak bir denetimsizlikle risklerin kucağına bırakıyor. Çağımız, insanın üretilmiş risklerle savaştığı, daha da savaşmak zorunda olduğu bir hayatta kalma mücadelesi görünümünü alıyor.

Nükleer silahlanma yarışını yüreği ağzında atlatan insanlık; bir taraftan nükleer santrallerin sunduğu ekonomik faydayı isterken, diğer taraftan bir sızıntının yol açabileceği yok oluşla karşı karşıya geldi. 1986’da Çernobil’deki reaktörün patlamasının ardından etkileri geniş bir zamana ve mekana yayılan süreç hala hatırlanıyor. Aynı kaygı durumu, daha yakın bir zamanda 2011’de Japonya nükleer santralinde yaşandı. Tsunamiyle birlikte yerküreye yayılan radyasyonun Avrupa’ya ulaştığı kaydedilmişti. Çevreye yayılan atıklarsa 300 yıl daha yok olmayacak. Öte yandan, Genetik bilimindeki ilerlemedeki risk unsurları ise, klonlamayla uzun süre gündemde kalmıştı. İnsan klonlamanın getireceği sorunlar özellikle etik tartışmalarla ötelenmeye çalışılıyor. Çünkü insan kendi eliyle yarattığı öngörülemez riskten korkuyor.

Son yılların en çok konuşulan, en çok beklenen, bir o kadar da insanlığı kaygılandıran yapay zeka teknolojisi de imal edilmiş risk grubuna giren önemli bir örnek. Yapay zekanın insan emeğinin yerini alacak olması zaten öngörülen bir sonuç. Buradaki maksat da -üretim maliyetini azaltmak amacıyla- tam da buydu. Ancak yapay zekanın insanla eş değer olup olmayacağı, insanın ürettiği şeyin insandan zeki olup olmayacağı tartışılırken, insanlığı da ele geçirecek düzeye ulaşılacağı hem bilimsel tartışmaların, hem de son dönem sinema sektörünün başlıca konusu olmaya devam ediyor.

Terör ve terör olayları, geçen yüzyılın sonundan itibaren insan eliyle üretilen ve bizi kaygıya sürükleyen riskler arasında sayılmalı. Öyle ki, terörün sebeplerini oluşturan da, eylemleri gerçekleştiren de, eylemler sonucu sokağa çıkamaz hale gelecek kadar kaygıyla kaplanan da insan.

İklim değişikliği ile ilgili bir süredir bilinç yaratılmaya çalışılıyor. Uzak bir risk gibi göründüğünden olsa gerek, insanlık kirlenen ve yok olan su kaynaklarına, denizlere, karbon salınımının ortaya çıkardığı felakete yeterince ilgi göstermiyor. Canlı zincirini bozan, türlerin yok olmasına neden olan kirlenme, insanın yaşadığı ve parçası olduğu, en çok da sorumlu olduğu doğayı nasıl bozduğuna ilişkin örneklerle dolu olmasına karşın yeterince ilgisini çekmiyor. İnsanlık, hayvanların %80’ini, bitkilerin de yarısını yok etti bile. Mavi Gezegen’deki bozulmanın insana dokunan kısmına ‘kendi parlak zekası’yla gündelik çözümler üretmesinden olsa gerek.

Aşırı tüketim, sonuçları açısından bir bumerang gibi yine insanı vuracak bir risk unsuru. Bugün dünyada 25 milyar tavuk ve milyarlarca büyük ve küçük baş hayvan var. Doğal koşullarda bu mümkün değildi elbet. Zaten 10-15 yıl olan doğal ömürlerini de tamamlayamıyorlar. Günlerle ölçülüyor ömürleri, cm karelik alanlarla sınırlanıyor yaşam alanları. Varlık sebepleri ise, aç kalmaktan korkan insanların aşırı yemeye düşkünlüğü. Baş döndürücü hızla artan et tüketimi, dünyanın nüfus artışıyla açıklanamaz sadece. Aşırı tüketici haline gelmiş insanlığın başka türleri dönüştürürken kendi su kaynaklarını da tehlikeye atması, insanı rasyonel olmaktan çok bencil bir tür yapar, öyle de nitekim. Öte yandan daha çok ürün almak için kullanılan hormonlu gübreler, kimyasal ilaçlar, yapay tohum sorunu insan sağlığını tehdit etmenin ötesinde çevre ve doğanın tahribatı üzerinden insanı vuracak risk unsurları. 

Koronavirüsü Risk Toplumu Üzerinden Okumak

Pandemiler de insanın kendi eliyle ürettiği ve öngöremediği sonuçları olacak risk unsurları arasında. Dünya nüfusunun azalması amacıyla doğrudan üretilmiş bir biyolojik silah olsun ya da her türlü dolaylı yoldan doğanın dengesini bozan insanın sebep olduğu bir salgın olsun sonuç değişmez.

Uzmanlar virüslerin mutasyona uğrayarak, bundan sonraki süreçte sık sık bizi ziyaret edeceğini söylüyor. Diğer yandan, küreselleşme ile birlikte salgının tek bir lokasyonda kalmayıp tüm dünyaya yayılması artık şaşırtıcı gelmiyor bize. Ancak bu yayılma hızını en çok koronavirüste hissettik. Peki salgının-salgınların toplum yapıları ve toplum psikolojisi üzerinde nasıl etkileri olabilir? Risk toplumunun öngörülemez ve belirsiz unsurlarının getirdiği kaygı, toplumlarda nasıl gözlemleniyor?

Yaşadığımız pandemi, risk toplumunda sigortaya-güvenceye alınacak bir durumun olamayacağını gösteren iyi bir örnek.  Mevcut riskler sebebiyle neyin yapılması gerektiğine odaklanan davranış kalıplarımız bizi paranoyaklaştırıyor. Bu paranoyak ruh halini, terör tehditlerinde de yaşıyoruz. Ya da günümüzde üretilen gıdaların sağlık açısından tehdit oluşturması gerçeği bizi büyük bir ‘sağlıklı olma’ saplantısı içine sürüklüyor. Sağlıklı olabilmek için ne yememiz gerektiği, gündelik hayatımızı nasıl sürdüreceğimizi uzmanlardan öğrenmeye çalışıyoruz. Tıpkı ellerimizi nasıl yıkamamız gerektiğini bugün uzmanlardan öğrendiğimiz gibi.

Diğer yandan, yukarıda verilen örneklerdeki pek çok risk unsuru gibi, salgınlar da ve şu an yaşadığımız koronavirüs salgını da toplumu daha güvensiz ve emniyet arayışında bir toplum haline getiriyor. Normal şartlarda eşitlik, demokrasi, insan hakları, adalet gibi gelişmiş insani değerleri savunan insanların ‘sokağa çıkma yasağı’ ilanını bu kadar güçlü bir istekle dillendirmesi bunun en belirgin göstergesi.

İnsanlar artık refah beklentisi içinde değil. Kendisine ‘daha iyi’yi verecek olanın değil ‘daha kötü’den kurtaracak olanın peşinden gidiyor. Çok değil, bundan bir ay önce insanlar sıkıyönetim koşullarını talep edecek, kendi gönül rızalarıyla eve kapanmak isteyecek dense aramızdan kaçı buna inanırdı? Bugün, toplumun belirsizlik ve öngörülemezlik içinde sadece güvenli olana yönlenmesi bağlamında risk toplumunun doğal bir sonucuna şahitlik ediyoruz hepimiz. Benzer hisleri kentlerde terör eylemlerinin yaygınlaştığı dönemlerde de yaşadık ve riskler ortaya çıktıkça ‘özgürlük-güvenlik’ tartışmaları arasında bireysel hak ve özgürlüklerimizden vaz geçme pahasına hep güvenliği tercih ettik.

Koronavirüsü atlatsak bile yeni virüs salgınlarının devamının geleceği bilimsel çalışmalarla duyuruldukça, bugün artık yoğun güvenlik talebiyle dopdolu bir toplum yapısına evrileceğimiz varsayılıyor. Koronavirüs için alınan güvenlik önlemleri kapsamında bireyin otoritelerce takibinin-halihazırda mevcut biometrik yüz okuma ya da salgınla birlikte yaygınlaşan termal kamerayla insanların takibi gibi- salgın sonrasında da devam edeceği öngörülüyor. Bireyin yüzyıllar boyunca talep edip aldığı haklardan sağlık endişesi içinde kendi rızasıyla vaz geçeceği tahmini kulağa mantıksız gelmiyor. Bu sebeple futurist yazarlar, pandemi sonrası totaliter yönetimlerin güçleneceği öngörüsünde bulunuyor. Risk toplumu yapısı güçlendikçe, iyinin sağlanması beklenmiyor artık. Kötüyü engellemek önem kazanıyor.

Artık çoğulculuk, birlikte yaşama arzusu, demokrasi gibi kavramlar önemini yitiriyor.   Onun yerine ayakta kalmak, var kalmak, sağlıklı kalmak mücadelesi sürdürülüyor. Bu da başlı başına bencil, diğerini düşünmeyen, kendi odaklı ve yalnızlaşmış bireyleri doğuruyor. Oysa kendi türümüzce oluşturulan bu riskler, canlı zincirinin birbirine bağımlılığını bu kadar ortaya çıkarmışken, birbirimizin kaderine bağlı olduğumuz bu kadar gözler önüne serilmişken tam aksi yönde tepki veriyoruz. Başka türleri ve birbirimizi dışlayarak, öteki yokmuş gibi yaparak var kalmaya çalışıyoruz. Bu mantık hatası, içine sürüklendiğimiz duygusal bozukluk ve psikolojik hezeyanlardan olsa gerek.

Tehdit Algısında Değişen/Dönüşen Psikolojilerimiz

Koronavirüs salgını iyiden iyiye kendini hissettirdiğinden beri, korona değil de panik daha çok korkutuyor sözünü sık sık sarf ediyoruz. Çoğumuz, market rafları boşaldığında işin ciddi olduğunu düşünmeye başladık. İşin ciddi olduğunu düşündüğümüzden marketlere hücum etmedik. Sürü psikolojisiyle işledi her şey. Panik ve korku başladığında insan sağduyusunu ve mantığını bir kenara koyup akıntıya kapılıyor.

Karşı karşıya olduğumuz risklerin yarattığı belirsizlik ve güvensizlik ortamı, bireysel ruh halimizde kendini gösteriyor ve sosyal ortamda toplumsal bir nevroza dönüşüyor. Yaşadığımız öngörülemez hal, bireysel ve toplumsal paranoyayı, içe kapanmayı ve şizoidleşmeyi beraberinde getiriyor.

Şizoid kişilik örüntüsü, insanın nesneyle- ötekiyle- bağ kuramaması temelinde gelişen bir bozukluk. Soğuk, mesafeli, tepkisiz, öteki ile ilişkileri değersizleştiren ve yok sayan görünümde bir sosyal geri çekilme halini ifade ediyor. Şizoid toplum yapısı ise, kendine güvensizlik temelinde ortaya çıkan, belirsizlik halinden korkma ve dışarıda olan bitene yön verememe hissinin yarattığı bunalım hissiyle birlikte seyrediyor.

Terör, gıda-sağlık sorunu, iklim değişikliği, çevresel sorunlar, nükleer sızıntı kaygısı ve artık daha sık gündemimizde olacağı belirgin olan salgın hastalıklar insanın çaresizliğini beslerken, dış dünyayla bağ kurmasını engelliyor.  İçe kapanma, ‘öteki’ne ilginin yitirilmesi, yabancılaşma, her şeyin anlamsızlaşması gibi durumlar, yaygın depresyonun ötesinde şizoid bir kırılmaya işaret ediyor.

Bolca sıkıntı ve boşluk hissi, aktif eylemselliği önleyen çaresizlik hissinden besleniyor. Öyle ki, insanın kendi eliyle oluşturduğu tüm bu riskler karşısında bireysel olarak ‘değiştirebileceğimiz hiçbir şey yok’ düşüncesi her yanımızı kaplıyor. Bu hisle başa çıkmak için insan kendini korumaya alıyor ve duyarsızlaşıyor. Tüm olan bitene seyirci kalmak, ya da seyirci olmaya dahi katlanamamak bu noktada beliriyor: Kopuk-korungan modda bolca kaçınma davranışıyla pasif bir yaşamı tercih etmek zorunda kalmak..

Risk toplumunun insan psikolojisinde yarattığı en büyük zarar bu pasif mod olsa gerek. Korku üreten pandemiler, kıyamet senaryoları ve yok oluş beklentisiyle anksiyete, depresyon ve obsesyonlara savruluyoruz. ‘Öteki’ne duyulan korkunun arttığı, sosyal bağların iyice zayıfladığı, kendi dışındaki her şeye duyarsızlaşan, zaman zaman paranoyaklaşan bir toplumun altyapısı hazırdı zaten. Koronavirüsle mevcut temellerin daha da sağlamlaşacağı ortada.

Covid-19 salgınında bahsedilen bu duyarsızlaşmayı kendi toplumumuzda yoğun şekilde yaşamaya başladık. Taşıyıcı olma riskini hiçe sayan gençlerin sokaklarda umarsızca dolaşması, sosyal medyada hastalığın risk grubu olan ileri yaştakilerin pervasızca mizah malzemesi haline getirilmesi, bu yok saymanın ve duyarsızlaşmanın göze çarpan örneklerinden oldu. Salgının derinleştireceği ekonomik çöküntü, birilerini diğerlerinden daha derinden etkileyecek. Ve o diğerleri, bu birilerine duyarsız kalmaya devam edecek.

Etken ve özne olarak kodlanmış insan, koronavirüs salgınıyla edilgenliğe ve pasifliğe doğru bir adım daha atıyor. Toplumsal fayda için yapabileceği hiçbir şey olmadığına yönelik inancı artık o kadar derin ki insanın, herkesin birbirine ne denli bağlı olduğunu gösteren geometrik salgın dizilimi bile aslında aktif olduğunu-olabileceğini ona anlatmaya yetmiyor. İnsan, kendi eliyle ürettiği ve hem kendine hem de parçası olduğu doğaya zarar veren risklerin sorumluğunu almadan ne kadar devam edebilir? Hiçbir şey olmamış gibi davranmaktan vaz geçmek için atılacak bir sürü küçük ama aktif adım var oysaki. Dışarıya çıkamayan risk grubundaki bir komşumuzun alışverişini yaparak başlayabiliriz işe. Ya da sokaklarda olan bitenin farkında olmadan açlıktan kıvranan sokak hayvanlarına bir kap yiyecek çıkartarak.

Kaynakça:

A.Giddens: Elimizden Kaçıp Giden Dünya

U.Beck: Risk Toplumu

H.Guntrip:Şizoid Görüngü

2 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir